Afganistan’da 15 gün… (barış, hukuk ve umut)


 

İki bin on beş yılının Ağustos ayında bir gezi programı sebebiyle Afganistan’a gittik. Aradan tam altı yıl geçmiş. Afganistan’ı işgal eden Abd, çekilip yerini Taliban’a bırakınca ben de herkes gibi eski anılarıma döndüm  ve fotoğraflara bakarak bilgilerimi güncelledim.

Bizi havaalanında Tika’dan bir arkadaş karşıladı ve Kabil ofisine gittik. Daha önce bir saldırı olduğu ve hasar gördüğü için binası yenilenmişti. Daha güvenlikli ve büyük bir bina yapılmıştı. Ana binadan ayrı bir de iki katlı misafirhanesi vardı.  Alttaki dairelerden birinde Tika’da çalışan bir Özbek aile kalıyordu iki de kızları vardı diye hatırlıyorum.

Bize de öbür daireyi verdiler. Diğer arkadaşlar da ana binaya yerleşti. Terör yüzünden Afganistan’da serbest gezmek mümkün değildi. Onun için Süleyman Şahin başkanlığında TİKA ekibi -sağolsunlar- bizi evimizde hissettirdi. Biz gittiğimizde aşçıları eğitim için Türkiye’ye gitmişti. Kendisiyle tanışamadık ama diğer yardımcı bayan da Türk yemekleri konusunda uzmanlaşmıştı. Akşamları güllerle donatılmış bahçede çay ve çekirdek eşliğinde koyu sohbetler yapma fırsatı bulduk.

Çalışanlar,  bütün kesimlerden –Peştun, Özbek, Tacik, Hazara-birer numune ile Afganistan’ın mozayiğini oluşturuyordu  ve aralarında bir de Türkmen kız kardeşimiz vardı. Süleyman Bey bütün çalışanları üniversiteye de gönderiyordu. Hatta biz döndükten sonra iki tanesi İstanbul’a geldi ve Taksim’de bir çay içtik.

Geldikten birkaç gün sonra bir gece saat 1 civarında ışık açık yatıyordum. Yüzüm cama doğru dönüktü. Büyük bir gürültüyle beraber tül ve perde içeri doğru bombe yaptı. Deprem oluyor sandım. Öyle kuvvetli bir ses ve rüzgar oluştu. Meğer bomba yüklü bir kamyon Kabil’in dış mahallelerinden birinde,  Afgan ordusunun merkezinde patlatılmış ve bir kilometre çukur acılmış, ölü sayısını yirmi küsur açıklandı ama asında bin e yakın ölü ve daha fazla da  yaralı vardı. Hatta o zaman Türkiye de acil yardım göndermişti. (7 Ağustos 2015)  Böylece ‘Afganistan gerçeği’yle tanışmış olduk. Daha sonra sahaya inince daha pek çok kötülükle ve gayri insani durumla karşılaşacaktık.

Kabil dışında uçakla Mezarı Şerif, Şıbırgan, oradan da  Herat’a  gittik. Bizim gittiğimiz dönem yaza denk geldiği için aşırı bir kuru sıcak vardı. Kuru havasından dolayı tozlu bir ülke. Bu yönüyle Kabil’i Şam’a benzettim. Geçmişte güllerinin çeşitliliğiyle anılan ülke bugün cehalet, yoksulluk, uyuşturucu ve becce denen iğrençlikleriyle anılan ürkütücü bir distopya adeta.  Afganistan her türlü pisliğin serbest olduğu aynı zamanda bin bir çeşit yoksunluğun ve acının yaşandığı bir yeryüzü cehennemi. Hemen yolun karşısında bir gece kulübü sabahlara kadar bangır bangır açık. Geceleri silah sesleri duyuluyordu.  

Kabil’de Tika’ya yakın Türk dili ve Afgan milli şairlerle ilgili bir programa katıldık . Sonra halı dokuyan Özbek kadınları çekmeye gitti arkadaşlar. Şehrin içindeki Babür bahçelerini ve Babürşah’ın mezarını (Hindistan’dan getirilip gömülmüş kemikleri vasiyeti üzerine), Kabil’in ortasındaki tepede Burhaneddin Rabbani’nin mezarını ziyaret edip şehrin genel görünümünü çektik. Halkacıda halka attık. Çocuklar uçurtma uçuruyorlardı. Namazdan çıkan cemaat tarafından 5 ay önce Kuran yaktı denilerek linç edilen, önce yakılıp üzerinden arabayla geçilen ve yandaki kanala atılan Ferhunde Melikzade’nin  öldürüldüğü caminin yanından geçtik. Bu provakasyonlara açık bir toplum olmalarından dolayı hayıflandık. Polis olaya müdahale etmemiş ve izlemiş. Daha sonra Kabil’de kadınlar cenazesini elleri üstünde taşıyarak mezarlığa kadar yürümüşler. 4 gün içinde yapılan yargılamalarda dört kişi idama mahkum edilse de giden can geri gelmiyor.



Süleyman beyin başlattığı güzel bir proje vardı. TİKA bahçesinde  yetimhanedeki çocuklara her hafta bir milletvekili ya da bakan yemek veriyordu. Bu proje çok anlamlıydı. Yüze yakın çocukla birlikte yer sofrasında yemek yedik. Çok güzel bir akşamdı. Ertesi gün yakın olan yetimhaneye gittik . O gün, yetim kızlardan biri evleniyordu. Odasına girdik. Yanında orta yaşlı bir bayan vardı. kendi akrabası mı yoksa müstakbel eşinin mi bilemiyorum. Gelin çok tedirgindi. Yüzü gülmüyordu. Bir bilinmezliğe doğru gidiyordu doğrusu. Nikah bizim yanımızda kıyıldı, damatla da röportaj yaptık sonra gelini alıp çıktılar. İnşallah eşi yetimliğini kendisine karşı kullanmamıştır. Bu düğün sebebiyle ders yoktu, çocuklar bahçede koşturuyordu, bir yaşından 17 yaşına kadar her yaştan kız ve erkek çocukları vardı. Aynı zamanda yatakhaneleri de üst katlardaydı.





Afganistan’ın güvenlik krizi çözülse bile çok ciddi insani problemler var. Kırk yıllık işgalin en büyük zararı, parçalanan aileler; anne, babası veya her ikisi ölen yetim çocuklar görüyor.Bu problemler çözülemez değil lakin Afganistan’ın kendine özgü şartları çözümü imkansız kılıyor. Zenginle fakir arasındaki uçurum öyle derin ve kopuk ki! Yetişkinlerin hataları sonucu çocuklar büyük yoksunluklar yaşıyor ama bakanlar ve milletvekillerinin bu kargaşa ortamında bile her hafta sonu özel uçağıyla Dubai’ye gittiğini öğrenince epey şaşırdık.

Bunun için gelmeden önce biz de ekip olarak yetimlere kavurma pilav ve ayranla tatlı ziyafeti çekerek onlara yemek doldurup hizmet ettik. Erkekler, erkek çocuklarla top oynadılar, sonra onları akşam saati yolcu ettik. Allah’ın vahşet içinde rahmetine şahit olmak bizi mutmain etti.

Bir akşam da Türkmen bir ailenin evini ziyaret ettik. Babaları öldürülmüş mecburen Kabil’e yerleşmek zorunda kalmışlardı. Rahatça iletişim kurduk, teyze yaşadıklarını anlattı ve bize kuşak örmeyi gösterdi. Evleri, yaşantıları tanıdıktı, bize ikramda bulundular. Kızları gazetecilik yapıyordu. Akşamları dışarı çıkmanın tehlikeli olduğunu söylediler. Sokakları araba giremeyecek durumda çukurlarla doluydu.



Bir gün de hastanedeki çocukları ziyarete gittik ve doktordan bilgi aldık. İlaç ve malzeme eksikliği en büyük eksikleri, buna rağmen doktorlar canla başla tedavilerini yapmaya çalışıyorlar. Hastanenin hemen yanında 1930’lu yıllarda Türkiye’nin yaptığı hastane vardı ama bombalardan o da nasibini almış sadece iskeleti kalmıştı. Zamanında güzel bir bina olduğu anlaşılıyor. Afgan üniversitesini ve Türk Dili sınıflarını gördük, Tika da onlara hibe ettiği bilgisayarları verdi. Öğrenci kızlarla konuştuk hepsi İstanbul’u görmek ve öğretmen olmayı hedefliyordu.





Bir günümüzü de Kabil’in çarşısına ayırdık. Değerli taşlardan yapılan takılar ve rengarenk kıyafetlerle dolu çarşıdan hatıra kabilinden parçalar aldık. Ve esnafla konuştuk.

Afganistan taşlar ve madenler yönünden zengin bir ülke.Doğal gaz, petrol, kömür, bakır, gümüş, altın, kobalt, kükürt, kurşun, çinko, demir cevheri, tuz, nadir toprak elementleri, değerli ve yarı değerli taş yataklarıyla dünyanın en zengin mineral rezervlerine sahip. Tarihten beri lacivert taşı, Mezopotamya, Mısır ve Hindistan’a Hindukuş dağlarından çıkarılıyor. Afganistan’ın değerli taşları zümrüt, lel, safir, lazuli, turmalin, 3 tür yakut, garnit,  elmas gibi yarı kıymetli taşlar. Bunlardan dört çeşidi daha popüler olan Penşir’deki zümrüt (Şah Mesud taşı), yakut ve çeşitli safir türleri,



Badahşan’da lacivert ve Nuristan’da turmalin, acumirinum ve berilyum gibi yarı değerli taşlar bulunmakta. Afganistan zümrüdü elmastan sonra dünyanın ikinci pahalı taşı olarak bilinmekte. Zengin ülkelerin Afganistan’a demokrasi götürme sevdasında tıpkı Irak gibi bu ülkenin zenginliklerinin yağmalanması birinci etkendir maalesef. Terör, Taliban gibi bahaneler, dünyanın dikkatini  dağıtmaya yönelik aslında.

 ......

Böylece ilk haftamızı yoğun koşturmaca ile bitirerek Mezar-ı Şerif’e gitmek için  Kabil havaalanına gittik. Uçağa binmeden önce çakmaklarımıza el koydular. Afganistan olmasa bile Kabil havaalanı çok güvenli. Bu muameleyle Tanzanya’da da karşılaşmıştık.

Uçakla giderken şiirlerden tanıdığımız Hindikuş dağlarının üzerinden geçtik. O kadar güzel ve vahşiydi ki.. Dağların arasında sulak vadilerde köyler göze çarpıyordu. Araba girmeyen sadece eşekle gidilebilecek yerler. Geceleri o dağların üzerine helikopterlerle silah ve yiyecek malzemesi indirilip stoklandığı söyleniyordu en az on yıllık.

Uçağımız epey eskiydi ama doluydu. Bir saat falan sürdü uçuş. Oradan Tika şubesine varıncaya akşam oldu. Bizim için yemek hazırlamışlardı. İnşaat devam ettiği için bizi konuk edemediler. Şehir içinde Raşid Dostum’un misafirhanesine götürdüler. Kapıda korumalar ve hizmetliler vardı. Bahçede tek katlı binanın damına çaylarımızı alıp çıktık, arkada meyve bahçeleri ve evler vardı. Yıldızların altında oturduk. Yataklarımızın naylonları sökülmemişti. Herhalde kirlenmesin diye. Haşır huşur uymaya çalıştık.

Orada da rehberlerle beraber dolaştık. Ertesi gün Belh’de  Mevlana’nın doğduğu köyün yanındaki türbesine gittik, bizi götüren askeri korumalar çok tedirgindi. Taliban bu bölgede çok güçlüymüş çünkü. Mevlana’nın doğduğu ev, aslında bir medreseymiş. Babası ailesiyle burada yaşıyormuş. Şimdi  yıkıntı halindeydi. Oradaki köylüler sağolsunlar  İstanbul’dan geldiğimizi duyunca hemen koşup bize ayran ikram ettiler biraz sohbet ettik. Çocuklarla fotograf çekindik. Vedalaşarak çok yakında olan dünyanın ilk ateşgedesini görmeye gittik. 




Dönerken arkamızdan uyarı ateşi atıldı. Şoförümüz  Taliban tarafından atıldığını söyledi, kırsal yerler Taliban’ın elindeydi. Neyse ki korumalarımız vardı. Ateşgede yolun kenarında hala -ayaktaydı. Etrafında bağlar vardı. Rivayete göre, burası Zerdüşt’ün de doğum yeriymiş. Kerpiçimsi taştan oval bir yapıydı ve ortasındaki büyük boşluğun tepesi açıktı. Burası da harabe haldeydi ve turistlerin ziyaretine açıktı. Kabil gibi burası da aşırı tozlu bir belde. Kadın-erkek herkesin başları ve hatta yüzleri kapalı giyinmesini, bu tozu görünce daha iyi anladık. Zaten kırsalda daha yaygın br kıyafet burka.

Oradan yorgun argın geri döndük  tam misafirhanenin önüne vardık ki ne görelim? Bizi duyunca Dostum özel helikopterle savaş bölgesine davet etmişti, gezi programı yaptığımız için reddedince içeri alınmadık. Akşam saati bize kalacak bir otel ayarladılar. İki katlı mütevazi bir eve gittik. İki üç gece de orda kaldık. Otelde çalışan genç yirmi yaşında yeni evli bir gençti. Üç aylık bebeği varmış ama tekrar evlenmek için para biriktiriyormuş. Evlenmek için bin dolar lazımmış. Afganistan’ın geneli tek eşli ama selefi etkisi de hemen hissediliyor.  


Oradan Şıbırgan’a geçtik ve zamanında valilik yapmış bir ağa bizi konağında ağırladı. Güzel bir sofra hazırlamış. Yemekten sonra yeşil çaylarımız ve kuruyemişler geldi. Bol bol kendini övdü ve nerdeyse zorla bizi biraz ilerdeki tek katlı binadaki müzesini çekmeye gönderdi. Koridora sağlı sollu isim yapmış atalarının fotoğraflarını asmışlar. Hızlıca çekip geri döndük.

Ertesi gün deveyle susam yağı çıkaran bir aileyi görmeye gittik. Kadınlar halı dokuyordu. Afganistan’da halı yere yatay şekilde dokunuyor. Eğilerek dokuyorlar, çok zahmetli bir uğraş. Bir metrekare halıyı her şeyi içinde on, on beş Afganiye satıyorlar. Onun yarısını da ip almak için verip ufak tefek ihtiyaçlarını alıp köylerine dönüyorlar. Maden ve kıymetli taşlar gibi Afgan kadınların bellerini bükme pahasına yaptıkları halılar yok fiyatına toplanıp İran halısı diye dünyaya yüz katına dünyaya pazarlanıyor. Tika kadınlara halı yapmak için malzeme yardımı yapıyordu karşılıksız. Lakin esas kalem halılarını dünyaya aracısız pazarlayabilmeleri.






Kenar mahalledeki ailemizizn bahçesi büyük evi kerpiçten, etrafı da kerpiç duvarla çevriliydi. Keçiler ağacın altında gölgeleniyor, çocuklar koşuşturuyordu. Yaşlı bir dede, delikanlılar, kızlar psikolojik rahatsızlığı olan bir ablayla kalabalık bir aileydi. Ortaokul çağında iki kızları vardı okutmak da istiyorlardı ama bu sağlıksız koşullarda ne kadar başarabildiler meçhu!.

Kıtkanaat haram helal gözeterek sade bir hayat yaşıyorlardı. Dede, küçük torununun bir kaç yıl önce kaçırılıp tecavüz edilerek öldürüldüğünü ağlayarak anlattı. Buna rağmen bu aksakallı dedenin yüzündeki tebessüm, sadelik ve tevekkülü bizi çok etkiledi. Afrika’nın bir çok yerinde kız çocuğu, Afganistan’da ise oğlan çocuğu olmak çok zor. Tecavüz, maalesef çok yaygın ve faillerin çoğu devlet görevlisi, Asker, polis ve zengin sınıftan kişiler oldukları için gariban halkın kendini koruyacak ve de tecavüzcüleri cezalandıracak gücü yok. Taliban’a halk desteğinin atında bu bu tür güvenlik kaygıları yatıyor.

Afganistan biraz Ortadoğu coğrafyasına benziyor,  Bin bir çeşit halk iç içe ve kendi aralarında kadim gelenekleri var. Rahat bırakılsalar pekala dövüşmeden barış içinde yaşabilirler. Peştunlar  gibi bazı topluluklar içinde kavgacı aşiretler var. Onun dışında kendi halinde yaşayıp gidiyorlar. Şiddetin ulaşmadığı yerlerde insanlar günlük hayatını yaşamaya devam ediyor.

Kırsal kesimlerde çok yanlış batıl inançlar da yok değil. Mezarı Şerif’te devlet hastanesini de ziyaret ettik orda Türk doktorlar da vardı. Köylerden gelen hastalar avluda oturmuş çocuklarıyla bekleşiyorlardı. Babalar çocuklarıyla ve eşlerine  karşı gayet ilgili ve sevecendiler. Yalnız bazı yörelerde anneler yeni doğanları emzirmeyi reddediyorlarmış çocuğa zararlı diye… Doktorlar bu boş inançları kırmaya çalışıyorlar.

.....

Oradan karayoluyla Herat’a geçtik. Orada parti merkezinde çalışan bir genç bize rehberlik yapacaktı. Bizi parti merkezine götürdü, orada kalacağımızı söyledi. Herkesin girip çıktığı bir mekan olduğu için kalmak istemedik. Ama makus talihimizden de kurtulamadık. Süleyman bey, oranın itibarlı ailelerinden birinin evini ayarladı. Adam, Herat’ın en zengin savaş ağalarından biriymiş. Çarşıyı biraz gezip ezan saati yorgun argın oraya gittik dört katlı insaat halinde bir binaydı. Bize birkaç lokma yiyecek ve yatacak yer gösterseler çok makbule geçecekti.

Bizi zannederim işçilerin kaldığı ilk kata aldılar. Bizim seksenlerdeki öğrenci evlerine benzeyen bir yerdi. İnşaat bitmemişti. Adamın üstteki üç katında üç eşi varmış. Biz beş kişi yan yana dizildik. Yorgunluktan oturamıyoruz. Kendine bir nargile getirtti. Bize de sordu teşekkür ettik. Bunlar hazara mı peştun mu neymiş yanımızdaki Tika çalışanı kız Türkmen olduğu için kıza aşağılayıcı hatta hakaretamiz bir seyler söyledi. Kız ağlamaklı oldu. Çok sinirlendik ama gece vaktı  gidecek yerimiz yok. Gündüz altı askerle beraber geziyoruz. Kafamıza göre hareket etme şansımız yok. El mecbur bir saat adamın şişinmelerini ve yeni evlilik planlarını dinledik. Kızlar dahil bütün çocukları İngiltere’de okuyormuş 18 tane mi ne çocuğu varmış. 25’e tamamlamak istiyormuş. Onlar mal ve çocuklarının sayısıyla övünmeyi severlermiş. Güya müslümanlar ama Kuranın açıkça yerdiği bir fiille övünüyorlar.  Sıradan halk daha makul bir hayat yaşıyor. Bu anlayış zaten niye yıllardır Afganistan’ın bu halde olduğunun en canlı ispatı.

Daha sonra sofra kuruldu patron da bizimle yedi. Sanırım hizmetliler için yapılmıştı çünkü bizim yiyebileceğimizin on katı falandı kebaplar. Özel bir pilavları varmış hepsinden biraz tattık. Sonra bizi bırakıp çıktı. Temizlenmemiş yer minderlerinin üzerine yatarak sabahı yaptık ve oradan çıktık.

Ertesi gün Herat’ın ünlü çarşıları, kalesi ve çok güzel olan tarihi Herat Cuma camisini gezip çekim yaptık. Rus işgali sırasında general olan ve evini müzeye çeviren Ahmet Şah Mesut’un yardımcısı  İsmail Han’ı ziyaret ettik. Söyleşi yaptık, anılarını anlattı dinledik. Duvarlarında büyük tablolar vardı o günleri tasvir eden. Çok beyefendi bir insandı. Bize karşı alçakgönüllü ve misafirperver davrandı. Tepede Rus işgalinden kalan silahların vs. olduğu müzeyi çekip savaşta müslüman olan eski bir Rus askeriyle ve oradaki Aksakallılar meclisiyle  konuştuk. Müslüman Rus müzeye bakıyordu Afgan bbir kadınla evlenmiş. Yaralıyken Afganların ona merhametli davranışları kalbini İalama ısındırmış ve geri dönmemiş.





Mezarı Şerif o kadar değildi ama Herat’ta erkeklerin bakışları ürkütücüydü. Kesinlikle yabancı bir kadın sokakta rahat yürüyemez. Kıyafetlerimiz onlar gibi olmasına rağmen kendimizi rahatsız hissettik.

İşimiz bitince Kabil’e geri döndük. Son gün herkes bir yere dağıldı, ben de çatıya çıkıp şehrin genel görünümünü çektim. Günümüz yetmediği için Nuristan’a yani Büyük İskender’den kalma ilginç bir topluluk olan ve ‘kafirler’ de denilen topluluğun bölgesine, açık havada ders yapan çocukları görmeye,hatta Kabil’in  eteklerinde rengarenk gecekondularına ve daha bir çok yere gidemedik. Aşırı sıcak ve kuru havasına alışkın olmadığımız için genç asistanımız iki defa hastanelik oldu. Mezarı Şerif ve kabil’de son gün serum bağlandı. Hastanelerde klima olmadığı için Mezarı Şerif’te doktor bahçeye çıkıp kafasından aşağı bir kova su boşaltıp tekrar hastalarının yanına dönüyormuş.

Kabil’de çok güzel bir sürprizle de karşılaştım. Oraya iş için gelen ve uzun süredir görüşmediğim bir akrabamla buluştuk, bizi ziyarete geldi. Kendisiyle sohbet ettik. Gerçekten de dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurmuş.- Onun Kabil’de olduğundan bile haberim yoktu. İnsan ülkesinden binlerce kilometre uzakta böyle bir tesadüfe hayret ediyor.

Son akşam, TİKA bahçesinde bir çiğköfte partisi yaptık. Elazığlı eğitimci müdür Mutlu Güzel’in yoğurduğu çiğ köfteyi onun yanık sesi eşliğinde yedik. TİKA’daki o güzel insanlarla  vedalaşmış olduk. Bahçesine diktiğimiz hatıra Nar fidanını da geride bırakıp bir daha gelmek ümidiyle Kabil’den ayrıldık. Zorlu bir gezi olsa da Başta Süleyman Şahin bey ve Mutlu Güzel bey olmak üzere, Tika Afganistan’daki her kesimden çalışanlarıyla bizi çok güzel ağırladı. Hepsine müteşekkiriz.



Afganistan, Gül’ü, Nar’ı, her kavimden çok güzel, mazlum ve masum insanı, halısı, değerli taşları, otantik adetleri ile , bütün o dış işgalciler, batılı sömürgeci ortakları, onların teşvik ve organize ettiği uyuşturucu, becce ve savaş ağalarına rağmen, insanlığın en kadim ve en güzel topraklarından biri. O güzel ve masum insanlara selam olsun, dualarımız ve gönlümüz her zaman onlarla beraber.



                                                       barış, hukuk ve umut...

Not: Kabil'in banliyösü, kuzey doğusundan karların eksik olmadığı dağlarla çerçevelenmiş meyve bahçelerinin mesut gülüşünü etrafa yayar. Eski kralların sarayı güney doğuyu taçlandırır. Burası bahçelerle süslü yüksek bir tepedir; bu bahçeler ölümsüz  peygamber İlyas'ın ayak izinin yakınındaki bir kaynağın sularıyla sulanır. (Babür - s.60)

seçmeler..

Dünya edebiyatından seçilmiş MEKTUPLAR (ADAM yayınları)

Van Gogh (1853-1890):

İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla, gelip geçenler yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler. Şimdi bak, yapılması gereken şu: içindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla ama gene de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı -belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. Tanrıya inanan kişi önünde sonunda, ergeç gelecek olan o saati beklemesini bilmeli. 

Şimdilik, görünüşe göre, her işim kötüye gidiyor, bu durum epeydir sürüyor üstelik, gelecekte de bir süre aynı olacağa benzer; ama her şeyin düzeleceği bir vakit de gelebilir. Bu ille de olacak demiyorum, belki de hiçbir zaman olmayacak. Ama iyiye doğru bir gelişme olursa, bunu bir kazanç sayar, rahatlarım ve derim ki: nihayet! görüyorsunuz ya, bir şeyler varmış!

...insanlarda ve yaptıkları işlerde gerçekten iyi ve güzel olan, içsel ahlak taşıyan ve tinsel ve harikulade güzellikte ne varsa Tanrı'dan geldiğine inanıyorum öte yandan, insanlarda ve yaptıkları işlerde kötü ve yanlış olan şeyler tanrıdan değil bence, Tanrı hiçbirini onaylamıyor.

Bir de, her zaman düşünmüşümdür ki, Tanrı'yı tanımanın en iyi yolu pek çok sevmektir. Bir dostu sev, karını sev, canın ne istiyorsa onu sev, bildiğinden daha fazlasını bilmenin doğru yoluna girmişsin demektir. Ben böyle diyorum. Ancak ulu, ciddi, mahrem bir duygu birliğiyle sevmeli kişi, tüm gücü ve aklıyla sevmeli, daha derinden, daha iyi, daha çok öğrenmeye çalışmalı. böylesi bir yol Tanrı'ya götürür, sarsılmaz imana götürür.

Bir örnek vereyim sana: biri Rembrand'ı seviyor diyelim, ama ciddi seviyor, o kişi Tanrı'nın var olduğunu bilir ve derinden inanır. Biri Fransız devriminin tarihini inceliyor diyelim, o kişi imansız olamaz, en büyük şeylerin gerisinde de tanrısal bir erkin kendini gösterdiğini anlar.

s. 107-109




Tek ayakkabılar ülkesi...




(Prens/ Federico Andahazi )

 

  (Onu ötekilerden korumalıydık, ama her şeyden önce kendimizden korumalıydık; ihanet geçerli akçe olmuştu. İhanetle ödeme yapma, intikamla maaş alma alışkanlığı edinmiştik. Köpek dişlerinin iyi bir fiyatı olduğunu biliyorduk.)

 

Nedense Andahazi’nin bu kitabı Türkiye’de pek gündem olmadı. İş bankasından 2005’te basılmış. Oysa İstanbul’a da özel bir bölüm ayırıyor.

Roman, birbirini tamamlayan üç bölümden oluşuyor. 

Birinci kitap,  Göğe yükseliş’te  Gökyüzü krallığı ve Sonsuz uyku başlığında iki bölümden meydana geliyor.

İkinci Kitap, Doğduğu günden göğe yükselişine dek Prens’in hayatının kronolojisi adı altında; Düşmüş Melek ve Taç giyme bölümlerinden müteşekkil.

Üçüncü Kitap ise, Arjantin’in sonu geldi, Gölgelerin krallığı ve Karanlığın krallığı’ndan ibaret.

Genel olarak değerlendirmek gerekirse; kitap Arjantin özelinde Latin Amerika halklarının folkloruna, mitlerine göndermeler yaparken aynı zamanda post modern zamanların göstergelerini de çok etkin olarak kullanıyor. 

(Bu kitabı ben de kaçırdım. Geçen kış okuma fırsatı buldum. O günlerde biz, postmodern devrimler yoluyla geçmişe dönmeye çalışıyor ve hayal aleminde yaşıyorduk.)

 Yazar, asıl mesleği olan psikanalizmin nimetlerini, ‘Prens’e  güzelce yedirmeyi bilmiş. ‘işte o zaman çevresinde sıkış tıkış birikenlerin gözlerinde, umutsuzluk içinde görme hasreti çektiğini görmek için, saf bir pırıltı olduğunu sezdi.’      

Tüm zamanlarda ve hassaten modern zamanlarda iktidarın yaslandığı illüzyon ögeleri olarak; göğe yükselme gösterisi ve akabinde kabinenin metruk  Palatino Sono Film stüdyolarında süren bekleyişleri vurucu bir anlatım olmuş.

Anladığım kadarıyla, Hristiyanlıktaki babasız İsa ve Meryem ana motifi, 12 havari ve aziz günlerinin sıra dışı anlamları (ayın 4’ü, Çarşamba, komisyoncuların ve spekülatürlerin azizi, Aziz Eusebio) göğe yükselme ile beraber 6666 ayete, minarelere, ezana, İstanbul’a, Ayasofya ve Sultanahmet’e de göndermelerle birlikte Makyavel’in prensine de işaretler içeriyor. Hatta  Makyavel’in Latin Amerika versiyonunun hikayeleşmiş bir modern versiyonu denebilir. ‘Farklı dinler onun ruhunda zıt yerler işgal etmiyordu; tam tersine, onları hepsinin toplamından çıkan tek bir şifre gibi algılıyordu.( s.124)

Göğe yükselişle hipnotize olmuş toplumun, yalnız ve tek tek bireylerden, günahkar bireylerden müteşekkil olmakla birbirine yaslanmış kaderci insanlarının, soyu Doğu'ya dayanan başkanlarını (Wari’nin oğlu), kurtarıcılarını beklemesi süreci ve psikolojileri ince ince tahlil edilmiş. ‘Kendi tarihimizi, ötekinin talihsizliğinin kerpiciyle inşa etmeyi öğrenmiştik. Ölü olanlarınmız alt çenelerimiz çarpa çarpa, başlarını koltuklarının altında taşıyan boğazlanmışların sarsak adımlarına gülüyorduk, kalçası çıkık olanlarımız felçliler karşısında tek ayakla dans ederek hünerlerimizi gözler önüne seriyor, miyop olanlarımız şaşıların karşısında övünüyor, şaşı olanlarımız ise körlerin gözlerinin boş gözevlerine gerçek (hakikat) asamızı batırıyorduk.’ s.123 

'Halkın mali durumu şimdi işten çıkarılan çalışanların ailelerine barınak olan Ulusal Hazinenin açık kapılarının acıklı görüntüsüyle özetlenebilirdi.' s.139

Sonuçta Kurtarıcı görünmez akıl hocası eşliğinde (Batı) bombalarıyla geri dönüyor. Önce makinalılarla üst üste yığılan insanların son gördükleri de Hiroşima ve Nagazaki’deki gibi bir şekil oluyordu.

Wari’nin oğlu, ilkin arkasında bir sürüngen ordusuyla dağdan köye inmiştir. Yolda önce lamasını otlatan çobanla karşılaşır. Hayvanların sütü, eti ve derisi karşılığı kendilerine köle ettiği insanı görünce bu insanları etkilemenin ne kadar kolay olduğunu düşünür.

O'nun en sevdiği şey parmağını ıslatıp para saymaktır. Gözden düştüğünü görünce, sırayla evlatlık aldığı çocuklarını öldürtür. Halka şirin ve güvenilir görünmek için bir hayat kadınını ilk topladığı parayla satın alıp öksüz çocukları toplamıştır. Halka açık cenaze törenlerinde halkın merhamet duygularıyla oynayarak iktidarını sürdüre gelmiştir. En son kendi oğlunu da komik bir şekilde (boğazına tavuk kemiği kaçarak) öldürtünce karısı konuşmayı kesmiştir. Ta ki, göğe yükselme gününe kadar. Aralarının iyi olmadığı boşanacakları haberleri muhalefet tarafından çıkarılınca, halk galeyana gelir. Bağlayıcılığı olmayan bir referandum bile isterler. 

Siyasi cinayet konusunda çok mahirdir. Kendisine bir tehlikeden bahsedilince İçişleri bakanının cevabı her zaman 'Bir şeyler düşünürüz' olur. Resmi işlerle ilgili araştırma yapan gazeteci, imzası olan gazeteler ağzına tıkıştırılarak gazetenin bayrak direğine asılı olarak bulunur. Olayı inceleyen mahkeme üyeleri, delillerle beraber mahkeme ateşe verilerek yakılır. Ayrıca bu gibi karanlık cinayetler, daima muhalefetin üzerine atılır.

Tek ayakkabı, tek küpe gibi yılanın ağzından çıkardığı hediyelerle efsunladığı halkı, yıllar yılı ikinci teklere sahip olmak için umutla beklettikten ve beklentiyi gün be gün yükselttikten sonra üzerlerine ölüm yağdırarak finali yapar.

Kendi dillerini konuşan ve kaderini benimsedikleri başkanları bilinmeyen bir ülkede kazancını biriktirirken, onlar her gün biraz da uçuk vaatlere aldanıp birbirlerini kırarken O’nun iktidarını korumak için gerekirse öz evlatlarını bile yok edecek kadar aşağılık sürüngenler dünyasına mensup olduğunu göremediklerinden - görmek istemediklerinden köpekleşerek; ‘aynı biçimde utançtan süngüsü düşen biz köpekler de sonsuza dek uzaklaşmaya ve ilkel kurt koşullarımıza geri dönmeye karar verdik.’ (S. 170)


Kabinedekilerden bazılarının arşiv bilgileri şöyle;

Soyadı ve adı: Tamburini, Sabatino Sixto

Takma adı: Bayan kel

Özel işaretleri: Cepheden de profilden de tostoparlak: ters ışıkta fark ayırt edilemez.

Mesleği: General Grondona’ın cunta yönetiminde eski maliye sekreteri, Amiral Zaranga y Hobbes’in idare ettiği askeri cunta genel müdürü, General Balın emrindeki askeri cunta hükümeti döneminde Maliye Bakanı. ‘Köpeklere ölüm, kuduza ölüm’ sloganıyla yoksulluğa karşı yürütülen resmi kampanyanın mucidi.

İş tecrübesi: ‘Köpeğe ölüm, kuduza ölüm’ sloganlı yoksulluğa karşı kampanya çerçevesinde, Paseo del Retiro’nun yanında bulunan Virgen Santa mahallesindeki kartondan küçük evlerin, içinde oturanlarla birlikte makinelerle birlikte süpürülerek, işbirlikçilerle birlikte sökülmesi operasyonunun fikir babası olmakla suçlandı.

Son görevi: Maliye bakanı.

İkametgah: Bilinmiyor. Son olarak Parlamento kubbesi üzerinden uçarken görüldü.

 

Soyadı ve adı: Santa Marina Gregorio Felix

Takma adı: Çakır göz

Özel işaretler: Yok.

Meslekleri: Santa Marina Şirketi’nin başkanı. Avukat. Anayasa Hukuku profesörü. General Grondona’nın başını çektiği askeri ayaklanmanın, ‘Anayasayı korumak için anayasanın kaldırılması ya da Kral öldü, yaşasın Kral ya da 1 no’lu Tebliğ’ bildirisini basıma hazırlayan. Amiral Zaranfga y Hobbes hükümeti sırasında, geçici anayasa olarak hizmet görecek ’Hukukun gücü ve Gücün Hukuku ya da Hepsi duvara karşı’ manifestosunu basıma hazırlayan. General Balin idaresindeki askeri cuntanın ilan edeceği ’Ulusal Yeniden düzenlenmenin esasları ya da Hareket eden paradır’ deklerasyonunun yazarı.

İş tecrübesi: Hukuk dışı muameleler.

Son görevi: Adalet bakanı.

İkametgah: Bilinmiyor. Son olarak Parlamentonun kubbesi üzerinde uçarken görüldü.


Kitabı okurken ince imaların kılavuzluğunda hüzünlü ama aydınlanmacı bir okuma gerçekleştirmek mümkün.

yönetici kendi kendini zenginleştirmeye ehil olmayanın, vatandaşlarını zenginleştirmekte de başarısız olacağına inandırmak durumundadır halkı. (’ s. 138)

 



Şer Saati





Marquez’in en sevdiğim kitaplarından ‘ALBAYA MEKRTUP YOK’ ve ‘Şer saati’. Onu büyük yapan basit görünen olay örgüleriyle sosyolojik, psikolojik, siyasi, yerel kültür, gündelik hayat gibi akla gelebicek her katmanda gayet başarılı bir anlatıcı olması.

Marquez, Kolombiya gibi uyuşturucu ticaretiyle ünlenmiş bir ülkenin Karayip kıyılarında doğmuştur. Nedense Kolombiya’yı Türkiye’ye fazlasıyla benzetiyorum. Hele orada otobüsle yaptığımız gece yolculuğundan sonra daha fazla.

Şoförün bölmesi yolculardan ayrılmıştı ve biz hemen arka çaprazında oturuyorduk. 2 şeritli yolda öyle bir hız yapıyordu ki; yirmi otuz yıl öncesinin otobüs yolculuklarına ışınlandım. Hele yol üzerindeki bir başka kasabanın terminalini görünce  ’hah işte’ dedim. Bir de ön kapı açılıp içeriye giren kıymalı pide satan amcayı görünce.  Hemen birkaç tane aldık. Gerçi ekipte bizden başka pisboğaz olmadığı için kimse rağbet etmedi ama biz açlıktan çok nostalji için yedik.

Yola akşama doğru çıkmıştık. O gece yol kenarlarında rastladığımız köyler ve yerleşimler ne kadar tanıdıktı. Köylerde bile bira satan dükkanların önünde gençler kümelenmişti.Yazık! Nasıl da uyuşturuluyor insanlar. Müziği açıp gaza sonuna kadar basan şoför de bir şeyler çekmişti galiba. O kadar hız akıllara seza. Biz de geçmişte aynı kaderi yaşarken bu kadar tedirgin değildik diye hatırlıyorum. İnsan kolay alışıyor demek ki rahatlığa…

İnsan tipi, gelişmişlik olarak ve de devlet ve yasadışı örgütler gibi nesnel şartlar bakımından benzer olan kaderlerimize rağmen, edebiyatta,  bizde niye bu kadar başarılı örnekler yok, diye düşünmeden edemiyor insan.

………

Marquez’in 62’de yayınlanan romanı aslında yazar bu kitabı ellilerde Paris’te ‘Bu Boktan Kasaba’ adıyla yazmış, dilimizde önce Can'dan 'Kötü Saatte' olarak basılmıştır.

20. Yüzyılın ortalarında Kolombiya’da iki yüz elli bin  insanın öldüğü ‘La Violencia’ olaylarına işaret eder.  Nefes almayı zorlaştıran yağmurların  ve kasabalıların kişisel sırlarının ortaya dökülmesiyle gerilen ve adeta yakın bir kıyameti bekleyen insanların psikolojileri eşliğinde... 

.......

Şer saati (La mala hora) bir cinayetle başlar.

Çiftesini eğere bağlayıp eşeğine binen Montero, bir hafta sonra döneceğini söyleyerek evinden çıktı. Karısı inanmasa da çabuk dönmesini söyleyerek onu uğurladı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaktaydı. Kapıda asılı kağıt parçasını son anda fark etti. Yazıları yağmur damlaları tarafından silinse de hala okunabiliyordu. Montero, kağıdı duvardan alıp parçaladı. Köyün dışına kadar eşeğini sürdü. Sonra geldiği yoldan geri dönüp ağzını açmasına fırsat vermeden tüfeğiyle papazı öldürdü.

Birkaç ev ötede oturan belediye başkanı silahını alıp dışarı fırladı ve direnmeden silahını bırakan Montero’yu tutuklayıp karakola gönderdi.

Partiyle iç içe geçmiş mafya ve terörle karşı karşıya  bir toplum üzerinden küçük bir kasaba üzerinden düzen eleştirisi, derin analizlere girmeden toplumsal gerçekliğe ayna tutan yalın bir anlatım.

Ne kasabanın adı belli ne belediye başkanının. Her yere uyarlanabilir yaşananlar. Parti kisvesi ardına saklanmış mafya , yalandan geçici bir barış ortamı, tutulmayan sözler, kapalı kapılar ardında haksız kazanç elde etmeler, tehditler, kötüye kullanılan yetkiler. Beldedekiler ekmek kavgası verirken gücüne güç katan bir belediye başkanı.

Kimin yaptığı bilinmeyen ifşaatlar halkı esir almıştır. Çoğunluk bilinen şeyler olsa da sıra kimde acaba, diye herkes bir sonraki kağıdın hangi kapıya yapıştırılacağını merak etmektedir. Her ne kadar fısıltı yoluyla herkes olan bitenden haberdar olsa da bu yolla sırlar adeta resmileşmekte, ete kemiğe bürünmektedir. Bu da bir nevi gerilim yaratmaktadır.

Kötülüğün var olmasını değil, görünür olmasını istemeyen kadınlar ahlak elden gidiyor diye papaza başvurur. Papaz da belediye başkanından bu olaya el atmasını rica eder. Başkan bu fırsatı ganimete çevirmekte kararlıdır. Oynadığı namuslu siyasetçi rolünden sıkılmıştır. Zaten partinin yanına kattığı üç tetikçi ile kasabanın en nüfuzlu kişisini bertaraf edip mallarına el koyduğu için halkın onu samimiyetsiz bulup dışlaması canını sıkmaktadır. İlk iki gün halktan seçtiği kimselere içinde gerçek olmayan kovanlar koyduğu silahlar vererek akşam ondan sabah beşe sokağa çıkma yasağı koyduğu sokaklarda nöbet tutturur. Üçüncü gün kriminal üç polisi yanına alarak gerçek mermiler sürülen silahlarla sokağa çıkar. Bu arada hükümet aleyhine bildiriler de yayınlanmaya ve gizlice dağıtılmaya başlamıstır.

Bildirileri dağıttığı iddiasıyla tutuklanan Pepe adlı genç işkence eşliğinde sorgulanmaya başlanır. Gariban annesi bütün parasını alarak yargıça dilekçe yazdırmak için ricaya gider. Yargıç ‘bugünlerde adalet dilekçelere değil kurşunlara bağlı’ diyerek faydasız olduğunu ifade etse de gözü yaşlı anne dilekçede diretir. Daha dilekçenin yazılması bitmeden 22 yaşındaki genç işkencede ölür. Otopsiye gelen doktorla rahip, başkanın silah doğrultmasıyla karakolu terk etmek zorunda kalır. Başkan gencin kaçtığını iddia eder, ceset kaybedilir.

Yine iktidar kadife eldivenini çıkarıp ürkütücü yüzünü göstermiştir.

Halk bu süreçte gündelik işine devam etmiş, yetkenin barışçıl yüzüne hiç inanmamıştır. Bazı aileler göç etmeye başlamıştır. İnsanların direnmek için ormanlara gittiği haberleri gelmektedir.

‘Son seçimlerden sonra polis muhalefet partisinin seçim belgelerine el koyup imha etmişti. Köy halkının çoğuna ait kimlik belgeleri de ortadan kaybolmuştu.’ s.59

……..

Roman, yemek kültüründen şifalı otlara ve insanlar arası ilişkilere kadar zengin ayrıntılara değinmekte ve sosyal ortamı da kafamızda canlandırmamıza imkan vermektedir. Kasabada Suriyeli dükkan sahipleri bile vardır. Mesela; ilgimi çeken iki doğal tedavi yöntemi olarak, eczacının verdiği biberli tere çiğnenip suyu yutulacaktır. (ağrıyı kesmek için)

Yine diş çekildikten sonra, kanamayı durdurmak için çemen otuyla gargara önerilmektedir dişçi tarafından. Halk kültürüne meraklı okuyucu için kitabı cazip kılacak detaylar da, gerilim ve merak dürtümüzü her daim tetikte tutarak ilerleyen olay örgüsüyle beraber romanın kendi atmosferine girmemizi kolaylaştırmaktadır. Marguez; bu ilk kitaplarının daha sonraki kitaplarına dair ipuçları taşıdığını belirtir. kitaplarından okuduklarım içinde sadece aşk ve öbür cinleri beğenmedim. büyülü gerçeklik denen akımdansa toplumsal bir işlev üslenen bu ve 'albaya mektup yok' tarzı keskin gerçekçi kitaplarını tercih ederim. çünkü dünyayla bağını koparmayan bu tarz kitapları anlatımındaki basitlilke daha büyülü ve vurucu.

.......

Marquez’deki sıcaklık ve doğallık, mesela Borges’te yoktur. Borges, daha sentetik ve profesyonel bir izlenim bırakır insanda. Üzerinde düşünülmüş, tartılmış, sipariş usulü izlenimi bırakır. Türkiye'de de bazı yazarların aynı familyadan olduğunu hissediyorum mesela; Livaneli. 

Bazı yazarları okurken etkilenirsiniz sonrasında aklınızda tek satır kalmaz. Özellikle post modern çağda kalın kitaplar yazan, best-seller olan pek çok yazar, bir misyon için inanmasa da belli konularda küresel tezlerin yaygınlaşması için yazarlık yapmaktadır. Diğer pek çok meslekte olduğu gibi. olaya sadece bir 'kariye' olarak ve geçim kapısı olarak bakan dönemsel moda ve şöhret olan kimseler, on sene sonra hatırlanmazlar. İsim olarak gündemde kalmaları sürekli yazmalarına bağlıdır. 

Gerçi dikkatli okurlar için bu tuzakları ve laf kalabalığını aşarak kendi çizgisini bulmak zor değildir. Çünkü en nihayetinde zihinlerin iğfali de ülkelerin işgali kadar ehemmiyetlidir. Dünyadaki kültür çeşitliliğini ve insani duyarlılıkları belirsizleştirmek ve böylece toplumları daha kolay yönlendirebilmek ve sömürebilmek için planlar, projeler geliştiren bencil bir azınlığa karşı, içten, dürüst ve gerçekçi, kendine ve yaşadığı topluma ve insanlığa saygısını muhafaza eden kalemler bilinçli birey ve toplumların sigortası olmaya devam edeceklerdir. Bu anlamda Ltin Amerika edebiyatından öğreneceğimiz şeyler fazla ve ünsiyet bağımız bir hayli gümrahtır.   

……..

 

 

 

 

NEHRİN DÖNEMECİ hakkında..


RomanV.S. Naipaul tarafından yazılmış ve çeşitli ödüller almıştır. Yazar V.S. Naipaul, 1932'de Karayipler'de İngiliz sömürge ülkesi Trinidad ve Tobago'da dünyaya geldi. Ailesi, 19. yüzyılda Hindistan'dan sözleşmeli işçi olarak bölgeye gelmişti. 1950 yılında Oxford Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudu.Sömürge ülkelerindeki batılılaşma paradoksunu ele aldığı "Taklitçiler" romanını 1967'de, Afrika'da sömürgecilik üzerine düşünceler barındıran "In a Free State" (Özgür Bir Ülkede) romanı 1977'de yayımlandı1979'da yayımladığı "Nehrin Dönemeci" romanıafrika’yı anlatıyor..Yazar, 1987 yılında yaşam öyküsünden izler taşıyan "Gelişin Bilmecesi"ni yayımladı. Naipaul, dünyayı dolaşarak çok sayıda inceleme yazısı ve seyahat kitabı yazdı. Hindistan'ı 3 kez ziyaret etti. İran, Pakistan ve Endonezya'yı gezerek İslam toplumlarını ele aldığı "İnananlar Arasında" ve "İnancın Ötesinde" kitaplarını yazdı.

………………..

Salim, Afrika’nın  Doğu sahilinde bir kasabada yaşayan Müslüman bir göçmendir. Dedeleri buraya Kuzey Batı Hindistan’dan gelmişti. Ne zaman geldikleri meçhuldü ve kimse geçmişi merak etmez, anı yaşarlardı. Sahili tam anlamıyla Afrikalı sayılmayan bu kasaba; Arap, Hintli, İranlı ve Portekizli ağırlıklıydı. Dedesi bir defasında kauçuk süsü vererek bir gemi dolusu köle taşıdığını anlatmıştı. İronik olarak hem kendi tarihini hem de Hint okyanusuyla ilgili tarihi Avrupalıların yazdığı kitaplardan öğrenmişti.

Buralara eskiden Araplar hakimdi. Sonra Avrupalılar gelmiş şimdi de çekiliyorlardı. "fakat onların yaşantısında büyük bir değişiklik olmamıştı. Hala balıkçı kayıklarına şans getirsin diye büyük gözler çiziyorlar, bir yabancı onların resmini çekmeye kalkınca onların ruhunu çalmaya kalktığı için onu öldürecek derecede sinirleniyorlardı.

Onların da evlerinde köleler vardı onlarla birlikte yaşıyorlardı. Ama onların köleliği içselleştirilmiş isyan barındırmayan bir aidiyetti. Efendilerinin gücüyle böbürlenirlerdi.

Salim,  küçük yaşta İngiliz pullarına bakarak kendine belli bir mesafeden bakmayı öğrenmiş ve cemaatten zihnen kopmuş ve Avrupalılardan çok geri olduklarını anlayarak emniyet hissini kaybetmişti. Bununla beraber ailesinin sahip olduğu kadercilik anlayışını ve sessiz teslimiyeti de yitirmişti.

Arkadaşı İndar’ın dedesi de Pencap’tan demiryolunda çalışmak için işçi olarak gelmiş, tefecilik yapan bir ailedir ve maddi durumları iyidir. Kolejde okuyan İndar üniversite için ingiltere’ye gideceğini artık buraların güvenli olmadığını söyleyince onu anlasa da anlamazdan gelerek kendisinin burada kalıp ticaretle uğraşacağını söyledi. Eve dönerken gerçek duygularını sürekli gizlediğini fark etti. İnanış ve geleneklerin gösterdiği şekilde yaşamak istememektedir çünkü dünyaya bağlıdır. Gelenek çerçevesinde yaşamanın, gelecek dalgaya karşı  ne kendini ne cemaatini korumaya yetmeyeceğinin de farkındadır. Ve kasabasından ayrılmaya karar verir. Lakin bu kararı nasıl hayata geçireceğini bilmemektedir.

Afrika’nın içlerindeki o kasabaya giden ve orada ticaret yapan Nasreddin her ne kadar cemaatin bir üyesi olsa da onlardan farklı bir yaşayış ve düşünüşe sahiptir. Tamamen ilişkisini kesmemesinin nedeni kızlarına iyi birer koca bulma niyetidir. Salimi de kızlarından biri için düşünmekte ve aile de bunu onaylamaktadır. Bu konuda çekimser olsa da, Nasreddin’in yabancılığı ve anlattığı o bilmediği diyarlara dair anekdotlar onu etkilemektedir.

Kasabada çıkan karışıklıklar yüzünden Nasreddin’in, ailesiyle beraber türlü zorluklarla Uganda’ya kaçtığı duyulur. Cemaat içten içe onun hep dört ayak üstüne düşmesine bozulduklarından içten içe biraz sevinirler. Halbuki Nasreddin kasabaya gelince yine neşeli ve tutkuludur ve kasabadan ayrılışını şöyle yorumlar: beni Afrikalılar tedirgin etmiyordu. Avrupalılarla ötekiler tedirgin ediyordu. Bir felaketten önce insanlar çılgına dönüyor. Müthiş bir emlak patlaması yaşadık. Herkes paradan söz ediyordu. Bugün beş para etmeyen bir çalı parçası ertesi gün yarım milyon frank ediyordu. Büyü gibi bir şeydi ama gerçek parayla.’Salim yerle bir olmuş bir kasabayla karşılaşır. Eskinin kıymetli emlakları şimdi orman olmuştur. Evler ateşe verilip soyulmuş, bahçeleri orman istila etmiş, sokaklar kaybolmuştur.

Nasreddein’in teklifini kabul eden Salim, sahilden uzaklaşmak için nehrin içlerindeki kasabadaki ıvır zıvır dükkanına doğru yola çıkar.

İnsanlar yine köylerden kasabaya gelmeye başlar. Yerli olmayanlar için her zaman gelecek belirsizdir. Kötü bir davranışla karşılaşmasalar da sonuçta burası Afrika’dır ve insanların av olduğu bilgisiyle yaşamaya alışkındırlar. Herkes her an ava dönüşebilir.

Burada bir zamanlar bir düzen vardı ama o düzenin de sahtekarlık ve zalimlikleri olduğu için harabeye dönmüştü. Artık yönetmelikler yerine rüşvetle iş yaptırabileceğiniz memurlar vardı şimdi.

Kasabanın iki şiarından biri :’hep yeni şeyler’di. Her oyma her maske özel bir dini amaca hizmet ediyordu. Taklitler sadece taklitti. Onlarda büyü yada güç yoktu. İkincisi ise; iskele kapısındaki anıtta yazan sözdü. ‘ ‘Büyük Roma tanrısı, insanların kaynaşmasını ve Afrika’da anlaşmalar yapmasını onaylıyor’ bu söz tam tersine üç kelimesi değiştirilmiş bir sözdür. Aslında onaylamadığını söyler metinde.

 

Bağımsızlık sonrası başkentteki yönetimi de kabul etmemişlerdi, kargaşada kendi insanları tarafından da suistimal edilmişlerdi. Kasabadaki askerler zamanında Araplara hizmet etmiş köle avcılarının soyundan geliyorlardı. Sonradan da sömürge hükümetine asker olarak hizmet etmişlerdi. Artık kimse köle istemiyordu. Sömürge sonrası isteyen herkes silah alabiliyordu. Her kabile savaşçı olabilirdi. Bir gün yeni başkan sivil görünümlü adamlarını kasabaya gönderir. Hepsinin ayağında kahverengi botlar vardır. Gelenlerin yarısı hidro-elektrik santraline geri kalanlar da kışlaya gider ve kendilerinin karşılamaya koşan albayla birkaç askeri orada öldürürler. Başkan orduyu terörize ederek yerli halka bir jest yaparken kafalar da karışmış, bağımsızlığın getirdiği sınırsız özgürlük son bulmuştur.

Bir savaş uçağı kasabanın üstünden alçak uçarak ormanda belli bölgeleri bombalıyordu. Savaşçı kabilenin askerlerinin çoğu öldürüldü. Silahlarını apoletlerini, yeni yaptırdıkları evlerini kaybettiler. Sağ kalanlar korumasız ortaya salındılar. Kışlalardan feryatlar yükseliyordu. Namlı kabile şimdi geleneksel avlarının arasında ava dönüşmüştü. Her kabileden karışık bir ordu meydana getirildi.

Göçmenlerin psikolojisi; hayat onları değişim rüzgarlarına inanmaya zorluyordu, başkentin enerjisini hissediyor ve çabalıyorlardı. İyi günlerde de kötü günlerde de harcanabileceklerinin bilinciyle yaşıyorlardı. Onlar için en acı şey; başkalarının daha iyi günlere denk gelmeleriydi.

Yeni projeler hızla yürürlüğe kondu.  Otobüsler işlemeye başladı, taksiler çoğaldı. yeni telefon hattı bile kuruldu. İnsanlar yine sokaklarda yaşıyordu, çöplerini bozuk yollara fırlatıveriyorlardı ama taksiler dezenfektan kokuyordu. Sömürge döneminde arabaların senede bir dezenfekte edilmesi hatırlanmıştı. Herkes ücret karşılığı bu işi yapmak istiyordu. Arabalar her yakalandığında dezenfekte ediliyordu. İhmal edilmiş kızıl toprak caddeler trafik yoğunluğundan delik deşikti. Nakit para ile çalışanlar; gümrük memurları polis ve hatta ordu mensupları, enerjikti. Yönetimin içi boş da olsa yöntemini bilince başvurabileceğiniz birileri vardı. Başkentteki siyah adam böyle istiyordu.

Avrupalı satıcılar, başkentten yedi günde buharlıyla gelmek yerine uçağı tercih ediyorlardı. Yeni ordunun subaylarının savaşçılık kodları hatta hiç bir istidatları yoktu. Liseli genç Afrikalılar gibi saldırgandılar ama nezaketten yoksun bir saldırganlık. Kendilerini yeni Afrika'nın adamları hem de Afrika'nın yeni adamları olarak görüyorlardı. Ulusal bayrak ve başkanın portresini halkın gözlerine sokuyorlardı, -zaten artık ikisi birlikte görülüyordu-. Baştan bunun yeni kurulan devletin gururu zannetmişlerdi ama sonra bu ikilinin otoriteden meşruiyet sağladıkları fetişleri olduğu anlaşılmaya başlamıştı. Onlara kalırsa herşey vardı sırf uzanıp almak gerekiyordu. Rütbeleri yükseldikçe sahtekarlıkları artıyordu. Silahları ve jipleriyle altın kaçakçılığı ve fildişi avcılığı yapıyorlardı. Kıta sathında hükümetler yasadışı ilan ettikleri kaçakçılığın tam ortasındaydılar. Aracılık için tüccarlara başvuruyorlardı.

Artık paradan maldan mülkten söz edilmeye başlamıştı. Başka mevzu yoktu. Hatta bir Bigburger bile açılmış, bütün ekipmanları dışarıdan getirilip kurulmuştu, et dahil Güney Arfika'dan geliyordu. Oraya gidip oturmak yerli ve göçmrnleri modern hissettiriyordu.

Daha önce de böyle bir şahlanma yaşanmıştı nehrin yatağının yanında. Şimdi orada bir banliyöden başka şey kalmamıştı. Başkan, nehir yatağının yanını özelleştirmiş orada bir şeyler yapıyordu. Kimse ne olacağını bilmiyordu. Başkanın yaptığı şey kendince o kadar büyüktü ki, işi kendine mal etmeye çekiniyordu. Aklınca; ‘modern Afrika'yı yaratıyordu. Afrika'nın küçük köylerinden ormanlarından atlayıp öteki ülkedekilerle boy ölçüşecek bir şey!

Bu Özel Bölgenin ve diğer yerlerdeki benzerlerinin yabancı basında boy boy fotoğrafları yayınlanıyordu. Tabi dergiler bunlar için para alıyorlardı. Afrikalılar beton ve camdan binalar yapan ve kadife koltuklarda oturan insanlar dönüşmüştü.

Sonunda özel bölge, konferans binası pek çok branşlı üniversiteye diğer binalar da idare ve yatakhaneler dönüştü. Dünyanın her yerinden profesörler gelmeye başladı.

Başkan; ölmüş otel hizmetçisi annesinin konuşmalarında bahsettiği  ‘Afrika kadınını’ şereflendirmeyi vaat etmişti. Onları, ne idüğü belirsiz vazifelerle hükümet köleleri yaparak bunu gerçekleştiriyordu. Başkanın Afrika kıyafetli portreleri büyürken, baskı kaliteleri artıyordu. Portrelerin Avrupa’da basıldığı söyleniyordu. Hükümet, bu baskılar için epeyce borçlanmıştı.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra başkanın buraya olan ilgisi sönmüş, özel bölgeyi otlar basmaya başlamış, aydınlatmalar otların arasında kalmış, bazıları kırılmış, buradaki misafir hocalar gitmeye başlamıştı. Kalanlar da gidecek yer arayışına girmişti. Evsizler özel bölgenin kıyısına gelip yerleşmeye başlamış, evlerinin önüne manyok ekmeye başlamışlardı.

Özel bölgenin öteki tarafında özel çiftliklerden geriye otların bürüdüğü bir Çin kapısıyla birkaç traktör kalmıştı. Burası yine ormana dönmeye başlamıştı.  

Güç ve başkentteki hayat; Salih’e ve çoklarına en gerçek ve hayati şeylermiş gibi geliyordu önceleri. Her yeni fotoğrafın, her yeni çocuklu Madonna heykelinin ardındaki niyeti fark edince bir arkaplan olarak bakamıyor ondan etkileniyorlardı. Yabancılar bununla dalga geçse de ciddiye alıyorlardı.

Buradaki herkes başkalarının ayaklarını yere sağlam bastığını ama kendi hayatının askıda olduğunu sanıyordu. Her şeyin keyfi olduğu kasabada, herkes askıda, hiçbir şeyden emin değildi. Hayatta kalmak zorundaydılar ama bir taraftan da yalıtılmış hissediyorlardı. Kimseye hesap verecek durumda değillerdi.

Göçmen bir kasaba sakininin dediği gibi: ‘Burada yanlış yok diyemeyiz, sadece doğru yok!' …

Üniversiteye gelenler, daha eleştirel konuşmaktan çekinmiyorlardı.      

Başkanın yanındaki yabancı danışmanın eşi onu şöyle tarif ediyordu: ‘Konuşmayı hep o başlatıyordu. Kameralar hep vardı. ilk günden  onlara poz verirdi. Yeni bir konu açmaya izin vermez başka tarafa bakardı. (asillerin tavrı). Birden sizi bırakıp başka bir şeyle ilgilenmesi şahsi tarzının bir parçasıydı.’

Konuşmaları önceleri Fransızca’ydı şimdi ise herkesin anladığı kendi basit kabile dilinde konuşuyordu arada geçen Fransızca kelimeler citiyons ve citiyonnes’ti. Bunları da müzikal bir etki yaratmak için söylüyordu. De Gaulle gibi davranan bu adam bu basit melez dili sokak dalaşı ağzına dönüştürerek daha da aşağılara çekiyordu. Temaları; parlak istikbal, fedakarlık, Afrika kadınının şerefi, devrimi güçlendirme gereği (Afrikalılar ise bir sabah beyaza dönüşme hayali kuruyorlardı), Afrikalıların Afrikalı gibi olmaları, dedelerinin alışkanlıklarına dönmelerinin gereği, ithal teneke ve şişelere itibar etmemeleri, en önemlisi de ‘disiplinin önemi’…

Eleştirileri her zaman dikkate alır, genelde önceden sezerdi. Her şeyi yerli yerine oturtabilirdi. Ülkede meydana gelen her şeyi ister iyi ister kötü olsun büyük bir planın parçasıymış gibi gösterebilirdi. İnsanlar onlara tanıdık geldiği için seviyorlardı konuşmalarını. Her konuşma yeni bir performans, mutlaka bir amaca mebniydi.

Başkan kasabayla ilgili bir şey söyleyeceğini açıklamıştı ve kasaba huzursuzdu. Gençlik Muhafızları dağıtılacaktı, maaşlarını kaybedecekler, hiçbiri hükümet görevlerine alınmayacaktı. Kasabadan sürülüp orman inşaat işlerine gönderileceklerdi. Onları konuşmayan maymunlara benzetmişti. Büyük adamın tarzı böyleydi. Otoritesini sarsar gibi görünen şey, sonuçta otoritesini vurgulamaya yarardı. Başkanın gençlik muhafızlarını dağıtması, memurları arsız yapmıştı. Onlar bu müdahalede onun zayıflığını görmüşler ve hepsi kendi menfaati için çalışmaya başlamıştı. Hiçbiri diğeri için garanti verecek durumda değildi. İstikrarlı ilişkiler olmadığı için her gün yeniden memurları kiralamak gerekiyordu.

Memurların önceden sezdiği ve kişisel ikbal peşine düştüğü şiddet sonunda kasabaya geldi. Polise, karakollara, resmi binalara gece baskınları… Gereğinden fazla büyümüş kasabada cinayetler, gecekondularda ayaklanmalar…

Halk hareketi gibi görünse de değildi. Muhafızlar otoriteyken halka hiç de iyi davranmıyorlardı. Şimdi ortaya halkın kurtarıcısı olarak çıkmışlar, bildiriler dağıtıyor, özgürlükten bahsediyorlardı. İlk başta devlet görevlilerineymiş gibi görünen saldırılar genele yayılmıştı. Olaylar eskiden olduğu gibi uzak köylerde, ormanlarda değil, kasabada cereyan ediyordu. Son zamanlarda köylerde kargaşa olduğu haberleri geliyordu. Gazetelerde hiçbir şey çıkmasa da polis ve ordu, gençleri kaçırıyordu.

Yerli kadın oğlunun kasabaya komiser olarak gelmesinden endişe ediyordu. Başkanın kıskanç biri olduğunu, asla yükselenleri sevmediğini, oğlunu başkanın bile öldürtebileceğini söylüyordu. ‘Her yerde kendi resimlerinin olduğunu, resimlerinde sadece kendisi büyük çıktığını iddia ediyordu. Gazetelerde sadece dışarıdan gelenlerle başkan aynı seviyede oluyordu.

Salim, Londra’dan önerken uğradığı başkentte havaalanından şehir merkezine kadar yollar, aralıklarla başkanın portreleriyle üzerine yazılmış vecizeleri olan panolarla ve ara ara Madonna heykelleriyle donatılmıştı. Yolda otobüsler, eski moda bir tren, birkaç fabrika da vardı. Gecekondular siteler daha büyüktü. Kasabadan çıkıp nehir boyunca gelen birini boğacak, ezecek bir etki yaratan bu şeyler Avrupa’dan gelen bir Afrikalı için tuhaf bir acıma duygusu veriyordu. Kasabadaki özel bölgedeki üniversiteye gelen ziyaretçilerin niye her şeyi komik buldukları anlaşılıyordu. Ama komik değil trajikti. Oteldeki sivil giyimli adamların kendilerini gösterme gayretleri ise alaya alınabilirdi ama onlar komik adamlar değil silahlı, kötü adamlardı. Avrupalı kaşifin heykeli kaldırılıp yerine modern Afrikalı tarzında! mızraklı ve kalkanlı dev bir Afrikalı heykeli konulmuştu.  

Salim, İngiltere’den kasabaya döndüğünde kamulaştırma yapıldığını ve artık kimsenin bir şeyi olmadığını öğrendi. Dükkanına bir memur atanmıştı ve kendisinden malların dökümü istenmiş, yazdıkları hiç itirazsız kabul edilmişti. Bu da demekti ki; hiçbir ödeme yapılmayacaktı. Kasabanın zengini olan kişi son ana kadar belli etmeden her şeyini satıp savıp ilk kaçan kişi olmuştu. Böyle kriz zamanlarında sadece güçlüler radikal kararlar alabilir, diğerleriyse hareket edemeden olacakları beklerdi. Herkes parayı doğrultup gitmek istiyordu ama nereye? İşte bu soru delirticiydi. Üniversite öğrencileri kullanıldıklarını, boş yere eğitim gördüklerini, onlara verilen her şeyin aslında onları mahvetmek için olduğunu hissediyorlardı..

 

Başkan büyük adamın verdiğini büyük adamın alabileceğini belirten bir konuşma yaptı. Büyük adam onları böyle tavlıyor; veriyor, alıyordu.

Salim de her şeyini kaybettiğini kabul edip kurtarabildiği kadar parasını, güvenebileceği tüccarlar vasıtasıyla yurt dışına-İngiltereye- çıkararak Nureddin’in kızıyla evlenmek üzere kasabayı terk etti.

Nehir, yine su sümbüllerini taşımaya devam edecek, binalar yıkılıp, acılar ve ölümler yaşanacak, orman yine kasabayı istila edecek, insanlar ormanın derinliklerine çekilip onun ruhuna sarılacak, yine yaralar sarılıp aç ve bitkin insanlar kasabalara gelip çadırlarını kurmaya başlayacaklardı.

Salim’in tekrar bunları yaşayacak ne sabrı ne de isteği kalmıştı.

Hayata Uzanmak


                                                         

                                                                                          27 ağustos 2002

Günler boyu uzanıp perdenin ucundan görünen ufuk parçasını seyrettim. Hatta diyebilirim ki, bir ömür boyu. Elimde ya da yanımda kitaplarla.

Artık ben de bu dekorun doğal bir parçasıyım. Burada insanlarla geçirdiğimden daha çok zaman geçiriyorum. Her gün, her gün onlara bakıp bulanık hülyalara dalıyorum. Duvarlar, perdenin duruşu, tülün üzerindeki çınar yaprağı desenleri, kenarından görünen dışarısı, yemiş ağacının nazlı nazlı sallanan yaprakları.

Sanki o beklediğim şey gerçekleşecekmiş hissine kapılıyorum. Bir gün ruhumun acılarını dindirecek müziği bulacakmışım gibi oluyor. Bu ipsiz sapsız düşünceler ve tedirgin uykular benim. Beklediğim sihirli dokunuş her neyse o olmayınca dipsiz uykuların kucağına atıyorum kendimi. Rüyalarımda elle tutulur tek nokta tedirginlik ve kendime güvensizlik. Hayatımın esas kızı değil de dublorü ya da suflörüyüm gibi bir duyuş. Gündelik hayatta da böyle hissediyorum.

Bahçenin (dışarının) bitmek bilmeyen sesleri… Kuş cıvıltıları, vızıltıya ve rüzgara benzer sesler… Uçan böceklerin yaprak hışırtılarına karışan sesleri, kedi miyavlamaları, radyo sesleri, iki kadının alçalıp yükselen monologları, çocuklarını azarlayan anneler… Tekmili birden sessiz ve kımıltısız odama doluşuyor.

Dışarıda hayatın olduğu gibi devam ettiği hissi nedense içime hüzün veriyor. Ben bir atığım sanki. Hayatın, toplumun, çağın, vs. kenarına atılan bir atık.

Hani eşyalar vardır biriktirdiğimiz, bir köşede dursun bir gün lazım olur diye beklettiğimiz.. O gün hiç gelmez. Ta ki, umut kesilene kadar.

Umut ne tılsımlı kelime. Yaşamın kimyası sanki. Sanki umutlar tüketilmek için var. Hemen bir köşede paketlenmiş, kullanıma hazır. Alır ve tüketiriz. Her tükenişte bir sarsılırız. Sonra sabah yine uyanırız. Sabahın sesleri, bizden yemek bekleyen çocuklar, kediler, yine bizi hayata çağırır. Kendi içimizden gelen zorunluluktur bu.

Büyüyünceye kadar kendimiz için yaşarız sonra sorumluluklar zorlar bizi. Yokuş yukarı çıkmak kolay değil sırtımızda yüklerle. Nedenler lazım. Medeniyet can sıkıntısının bir ürünü olmalı. Gerekli ama can sıkıntısını gidermek için gerekli şeyler. Ruhumuz farkında olmasak da hastalanıyor işte!

…………….

Dönüp dün yazdıklarımı okudum. Yazarken çok edebi bir metin ortaya çıktığını düşünüyordum. Öyle olsun diye yazmasam da, duygularım nasıl desem; öyle sıra dışı, derin ve farklı geliyordu ki bana.   Bu yoğun duygular kelimelere dökülünce de öyle olacağını zannediyorsun. Ne kadar sıradan ve acemice görünüyor dönüp okuyunca.

Böyle sıradan yaşıyoruz da yazarken, ifade ederken edebi ve müstakil bir anlatım olsun istiyoruz. Bu haliyle öznel lakin vav denecek kadar çarpıcı değil gibi. Pencerenin arkasından hayatı izleyerek bir ışık devşirilebilir mi, odanın duvarına asılacak bir özlü söz, bilemiyorum.

Şıpsevdi

Hüseyin Rahmi, Şıpsevdi adlı romanına (1908) İstanbul Aksaray'ın tasviriyle başlar. Bu muhiti anlatırken lokanta, kahvehane ve etrafın pisliğinden dem vurur. Aynı zamanda yeni atlı tramvay sürücüleri, atları ve yolcularını da tasvir eder. 

Aksaray'daki yağmur mazgallarının serencamından bahseder. Mazgallarla ilgili çıkan asparagas habere de dikkat çeker. güya mazgallar bir eşeği içine çekmiştir. Abdülhamit'in istibdat yönetiminin bu tür haberlere sansür getirmediğini lakin Şıpsevdi'nin bu giriş kısmının sansür yüzünden basılamadığını belirtir.

Sansürün sebebiyse; buradaki çöp yığınları ve sinek ordusundan haşerat ve mikrop diye bahsetmesidir.

Bundan yaklaşık on yıl önce gittiğimiz Eriha'da lokantaların bir sinek ordusu tarafından nasıl istila edildiğini görmüştük. Hatta bundan otuz yıl önce hacca kara yoluyla gidenler de Suriye'den geçerken oradaki sinekleri ve pisliği anlatırlar. meşakkatli bir yolculuk olsa da o yıllarda en azından bir kaç ülkeden geçerek hacca gidiliyordu. 

Maalesef Suriye, Irak ve Filistin- Kudüs gibi yerlere gidince şahit olduğumuz bu manzaralar 1900'lü yıllarda İstanbul'un göbeğinde de aynıymış. Yazar bu kitabını 1910'da basmış. Maalesef Osmanlı, ne İstanbul'a ne de müslüman teb'aya sahip çıkmıştır. Varsa yoksa, Ukraynalı, Boşnak ve Çerkes hatunlar ve devşirme devlet adamları..

Şıpsevdi'deki karakterlerden biri olan Bay Pelerin; bir Fransız olarak Yıldız sarayına kadar girerek adeta komplo teorileri üretme müdürü gibi bir makam elde ederek Avrupa'da yalan haberler yaptırarak padişahı onlara karşı önlemler, cevaplar yazmaya ikna ederek avantasını bulan bir yabancıdır. Lakin bu palavraların dozunu kaçırınca saraydan tardedilmiş ve İstanbul'da yaşamaya devam etmiş bir karakterdir.



Koronalı Günlerde Ramazan Hallerinden Kalın Kitaplara…

 

                                                                                                                         5-5- 2020

Sahurdan sonra biraz tivit attım sonra yarım saat bulaşık yıkadım. Ki bu defa çoğunu makineye attım. Kalanlar bakır cinsi cezve, melamin tabak vs. onları da elde yıkayıp ocagı sil, masayı sil derken bir de baktım hava aydınlanmış. Uzanıp kitabımı elime aldım. Karamazov kardeşlerin ikinci cildi. 

Tekrar tekrar okumayı seviyorum. Aradan yıllar geçince hem ayrıntıları unutuyorum hem de bakalım yine beğenicek miyim merak ediyorum. Kitap aynı olsa da bizi etkileyen kısımlar her defasında değişiyor. Çünkü biz de değişmiş oluyoruz. Her defasında yine yazara ve eserine hayran olurum genelde, hayata dair pek çok ipucu bulurum, hatta kendi seçimime hayran olurum genelde. 

En güzeli de duygudaşlıktır. En azından okuduğuyla duygusal bir bağ kuranlar için bu böyledir.

Mübarek kitap da odun mesabesinde bu arada. Yayınevleri masa başında oturarak okuyan akademisyenleri baz alıyor kitap basarken galiba. Halbuki akademik okuma yapmayan benim gibi sıradan okurların çoğunun uzanarak veya oturup eliyle tutarak okuduğuna eminim.

Baskı eski olduğu için birinci cildin yarısı kopup dağıldı zaten. Bence ideal sayfa sayısı iki yüz, iki yüz elli civarı olmalı. Fazlası bilek ve omuzları zorluyor. Konu da çetrefilli ve psikolojik tahlillerle dolu olunca elli, yüz sayfa okumadan bırakamıyor insan. En sonunda gözler sulanmaya, beyin karıncalanmaya başlayınca bırakıp dalıyorsun. Dalamazsan tekrar okuma gözlüklerini takıp devam ediyorsun.  Bazen de başka bir kitapla devam ediyorsun. Uykuyu beklerken boş duramıyorsun amma aslında uyku açısından yanlış bir yöntem, lakin alışkanlık..

Çocuklar küçükken evde masa yoktu, yerde tahta sinide yemek yenir, ödevler de yerde yapılırdı. Ama özenti olarak illa da odaları olsun isterlerdi. Sonunda aldık. Bu sefer de salondaki sohbet ortamından uzaklaşmak istemediler. Çalışma masasında ders yaptırmaya çocukları bir türlü alıştıramadık, nerdeyse zorla gönderiyorduk. Yanımızdan ayrılmamak için adeta direniyorlardı. Salonun ortasına çantalarını boşaltıp yapıyorlardı derslerini yere uzanarak. 

-Aile çok koruyucu olunca sanki onlardan uzaklaşma isteği güçleniyor. Aile normal davranınca da çocuklar eteğimize yapışıyor. Biz asla modern falan olamayız asla! Çocuğu olanlar beni çok iyi anlarlar. Bu sadece kadınların, annelerin kaderi de değil.-

İş ve akademi dünyası da böyledir bizde. Hadi bizimkiler çocuk diyelim koskoca kelli ferli adamlar ömürlerini ona buna sataşarak, dalaşarak, küsüşerek geçirmekten iş yapamaz. Oturaklı bir patron veya ilim, bilim adamı vs. karakteri oluşturamaz. Bu özveri ve disiplin ister. Kimsenin bu kadar gayrete sabrı yoktur. Onun için dışarı gidenler bu konularda daha o disiplinde daha başarılı olur.

Dövletimiz de aynıdır, kişiler eliyle işlediği ve kurumsal bir kimlik kazanamadığı için işin sonu illa lakaydiye, kan davasına, goygoya varır. Herkese şamil bir el kitabı yokturdur.

Tarihimiz hakeza. Şahit olduğumuz zaman dilimi,  bin(lerce) yılın bir özetidir aslında. 

İşte böyle yatarak kitap okumak da, değiştirilmesi zor bir alışkanlık! Disiplin bizi bozar ve dahi gerer. En verimli olduğumuz zamanlar kendimizi en rahat hissettiğimiz zamanlar olur. Her toplumun normal'i farklı işte!

İnsan beyni böyledir işte nereden nereye?! Ama yine de kalın kitap zulümdür.

Korona Günlükleri 2


                                                                                                          30 Nisan 2020

Sanırım bu aşamadan sonra kişisel tedbirlerden çok tıbbi önlemler ve müdahale daha hayati. Tabi insanların ekonomik açıdan desteklenerek moral motivasyonlarının yükseltilmesiyle eşgüdümlü olmak kaydıyla. Lakin bu konuda Ümitsizim. Zaten iki kıştır kombiler kısık ya da kapalı. İşsizlik ve aşırı hayat pahalılığı insanları esir aldı. Bundan dolayı pek çoğumuzun bağışıklık sistemi çökmüş vaziyette.      

Kötü gidişatın düzeleceğine dair pek bi umut da görünmüyor. Çin’den başlayıp dünyayı kasıp kavuran salgın olmadan evvel, genel bir tükenmişlik ve artık ne olacaksa olsun, yeter ki, bu hal bitsin, isterse kıyamet kopsun çaresizliği topluma hakimdi.

Hükümet; emniyet ve valisinden belediyesine her organ kış uykusuna yatar, herkes topu ötekine berikine atar muhtemelen. Hayat normale dönünce, pişkinlikle ortaya çıkarlar. Emareler bu yönde ki; yetkililer eve kapanan insanların geçim problemini çözmek niyetinde değil bunun için tam karantina uygulayamıyor iki üç aylık faturalarını silmek yerine faiziyle öteliyorlar hatta zam yapıyorlar yani topu taca atıyorlar. Bu zor dönemde sorumluluk bizde olmasın, cebimizden para çıkmasın ama bunun da sonuçlarını siyaseten muhalefet, ekonomik olarak da halk göğüslesin. Zinhar vergilerinin nereye harcandığını sormasın tavrı hakim.

Hayaller böyle ama sokağın gerçeği farklı tabi. Zaten çifte kavrulmuş vergiler altında ezilen ve işletmelerini kapatmak zorunda kalanlarla gündelik çalışan kesim bıçak kemiğe dayanınca serinkanlı ve empatiyle davranmayı bir yana bırakmak zorunda kalacak. İki yıldır sebepsiz trafik cezaların ağırlığı altında eziliyor. Hatta bekletip bekletip bir yıl sonra faiziyle ceza yazıyorlar. Aslında lazım olunca ceza yaratılıyor demek daha mantıklı.

Rutinleşen intiharlar yerini virüsten kaynaklı ölümlere bırakmış durumda. Üstelik tünelin sonu var mı, varsa ucu uçurum mu, mümbit bir ova mı bilinmez. Bilinmezlik, maalesef virüsten daha tehlikeli. Ekonomi, tarih, dış politika balonlarının bir bir patladığı bir zamandan geçiyoruz. Elli yıllık ömrümüze o kadar çok acı, vahşet ve adaletsizlik biriktirdik ki!

Bu kadar da olmaz , derken daha ağırlarını gördük. Sahipsizlikte Afganistan’ı Afrika’yı, Filistin’i, Suriye’yi solladık. Üstelik bunları işgalle, yoksullukla yoksunlukla  değil; adalet, demokrasi, hak-hukuk, ilerleme ve modernleşme nutukları eşliğinde yaşadık.

Sonuçta; ne olacak? İnsanlar her şeyden vaz mı geçecek?

Hayır! İnsanlar ne dininden, ne vatan sevgisinden, ne de demokrasi ve özgürlük ideallerinden vazgeçecek. Bütün hepsiyle ilgili bakış açılarını ve beklentilerini güncelleyecek. Ve aralarına karışmış münafık şeytanları öteki'leştirerek tekrardan ‘vira bismillah’ diyecek, diye umuyorum.

Yeni bir mesaja, yeni bir vizyona, yeni bir  güzergaha ihtiyacımız var. Bu da Adem’den beri varolan kılavuzumuzu eklentilerden temizlemekle mümkün.

Cenneti Arayan Adam Ziyaüddin Serdar

 

                                                                  Önce ve sonra aynı yere birlikte varır.

                                                                                               Tao te ching



Pakistan kökenli aydın Ziyauddin Serdar, Lahor’da doğup Londra’da büyümüş, annesi dini duygularının derinliği ve samimiyeti, babasının da tarikat ehli olduğu bir aile ortamında büyümüştür. İngilizceyi rahat konuşabilmesi ve merakı, girişken ve mücadeleci kişiliği üniversite yıllarında oluşturdukları öğrenci dernekleri vasıtasıyla ümmetin zengin bir yelpazesiyle tanışmasında etkili olmuştur.

Müslümanlık durumunu anlatan biyografisini, 'cenneti aramak' olarak yorumlamış. Öteki dünya, hesap kitap, cennet cehennem, ödül ceza ve en önemlisi Allah rızası kavramları olmadan; mümin ve münafık gibi müslüman durumlarları anlaşılamaz. Bu arayış bize pek çok ülkedeki Müslüman birey ve fraksiyonların tanınması ve anlaşılması noktasında  ipuçları veriyor.

Kitapta ilginç anekdotlar var. Bu geziler arasında 12 Eylül döneminde Türkiye de var. Lakin bana göre bu bölüm oldukça cılız olmuş. Yalnız İTÜ önündeki tank ve asker, darbelere karşı mühim bir şahitlik. Sonra Pakistan ve Ziyaülhak var, onun katı rejimi ve halkın fakirliğiyle güya İslamlaştırma projesi olarak dinde fanatizm ve Afganistan savaşının da cihatçı deposu olan Hakkaniye medreseleri var. Suudi Arabistan, Çin, İran gözlemleri var.

Bunlarla beraber kırılma noktaları olan ‘Şeytan Ayetleri’ ve ’11 Eylül’ün yansımaları..

Ben de size kitaptan seçtiğim bir bölümü özetlemek istiyorum.

Ziyauddin Serdar, cenneti arama çabalarından ümidini kesecek kadar küresel gelişmeler  görünür ve baskın hale gelirken, bir gün kapısı çalınır. Kapıyı açınca, biri kısa biri uzun iki kişi belirir. Ve üniversite yıllarından tanıdığı Malezya’lı Nasir kendini tanıtıp kucaklayarak içeri girer. Nasır hiperaktif biridir ve bu özelliği sayesinde bürokrasi basamaklarını hızla çıkmıştır.

Serdar, eğer bir projeyle geldiyse kabul etmediğini peşinen ifade eder ama Nasır ısrarcıdır. Dönemin Malezya başbakanı  ve  parti başkanı Enver İbrahim; artık onlar gibi aydınlara daha çok ihtiyaçları olduğunu ve bu konuda yardımlarını ister. ‘Malezya yeni Endülüs olabilir mi’, diye düşünen Serdar ve arkadaşları, İslam dünyasında örnek bir çıkış gösteren Malezya için kolları sıvar.

Malezya, 1300’lerde İslamla tanışmış ve 15. yy.da Malakka; Çin, Batı ve Ortadogu bölgeleriyle ticareti gelişen önemli bir şehir olmuştur. 16. yy'dan itibaren ise Portekiz ve ardından İngiliz işgali, ülkenin ekonomik ve siyasi yapısını bozmuştur

Malezya en son 1800'lerde İngiliz işgali sonrası toplumsal örgütlenişi büyük zarar görmüş ve müslüman ve yerleşik Çinli halk tabakaları dışlanarak bireysel çiftçiliğe zorlanmış hatta küçük toprak sahiplerinin kauçuk ekmesi bile yasaklanmıştır. Tamiller, Çinliler ve Sihler siyasi, sosyal ve ekonomik ayrıcalıkları ele geçirmiştir. Buna rağmen 1966 yılından sonra yapılan anayasada toplumdaki bu işgalci İngilizlerin getirdiği kesimlere de vatandaşlık verilerek toplumsal barış sağlanmıştı.

Çin  mahallesinde, Budist, Hristiyan ve İslam dinine ait ibadethaneleri barışçıl bir şekilde yan yana dizilmişlerdir. Hatta müslümanlar, İslami kavramları ifade eden kelimelerini budist inancının kavramlarından ödünç  almışlardır. Bu çoğulculuk ortamı İspanyol tarihçilerin Endülüs'ü tasvir etmek için kullandığıslogana uymaktadır. Reconcısta; yani 'Yaşa ve yaşat.' Güney Asya'nın büyüyen ekonomisi olarak da Malezya diğer ülkelere örnek olacak bir model olarak da gelecek vaat etmektedir.

Serdar ve arkadaşları bakanlıklarla karşılıkılı etkileşime dayalı küçük çaplı seminerlerle başlayıp büyük katılımlı konferanslara giden bir sürece başlar. Bu etkinlikler; İslam dünyasının düşünme biçimleri ve sorunları üzerine kafa yorma amacını güdüyordu. Hem öğrenip hem öğreterek verimli bir şekilde çalışmalar devam ederken, Saddam'ın Kuveyt'e saldırısı gerçekleşir.

Suud’un Ululararası İlişkiler Atağı…

Malezya başkanı Suud'dan yana tavır alsa da toplumda farklı sesler yükselmeye başlamıştır. Suudi yetkililer din adamları gelip gidiyor, Malezya basınında kendileri lehine tavir alınmasını talep ediyorlardı.  Eski bir Suudlu tanıdığı Serdar’a Saddam’a karşı kendilerini desteklemediği için sitem etmiş, O da  İngilizce yayın yapan önemli bir gazetede açık görüş köşesine yazdığı makalede son tahlilde; Müslümanların iki şeytan arasında kaldığını, Suud’un toprak hırsı olmadığı için ehvenişer olarak gördüğünü,  açıklamıştı.

Bunun üzerine kendisine bir miktar para vermeyi teklif ettiler, ilmi faaliyetleri için, sartsız. Serdar daha önce Suudla yaşadığı kırgınlık ve güvensizlik ilişkisini düşünerek kesinlikle bu teklifi reddetti.  Enver araya girerek 5 milyon doların! kendi amaçlarını gerçekleşmesinde kullanabileceklerini söyleyerek onu ikna etti. Böylece birkaç kişi Cidde’ye uctu.

Hepsi bir odada oturuyordu. Şeyh Kamil, ona hitaben beş.. Paranın ilmi çalışmaları için verileceğini söyledi. Serdar, Londra’da yaşadığını belirterek pound olarak istedi. Tam bir hattat tarafından yazı ve rakamla güzelce meblağ yazılmıştı ki, Dr. Yamani, Suud’un bir şartı olduğunu söyledi. ‘Aydınlar özgürce konuşmalı ama bazen yalnızca bazı zamanlarda her düşündüklerini söylememeliler.’

O anda hepsi şaşkınlıkla donakaldı  Serdar’ın içinden kalkıp o çeki paramparça ederek adamın başından aşağı dökmek geldi ama yerinden kıpırdamadı  Arkadaşı kolundan sıkıca tutarak Enver'e 'Size bahçeyi göstereyim’ diyerek onları dışarı sürükledi.  İşte, dedi, ‘bu camiyi şeyh kendisi için şunu da annesi için yaptırmıştır’. şunu  da derken Serdar ' canı namaz kılmak istemediği zamanlar için’ diye tamamladı ve hep beraber makarayı koyverdiler. (Bu olayın evveliyatı daha önceki bölümlerdedir.’)

Oradan sonuç alamadan ama daha özgür olarak geri döndüler. Ama bilirsiniz işler kötüye gitmeye başlayınca nerde duracağı belli olmaz ve olaylar hızlanır. Rezillik daha fazla rezilliği çağırır. Geriye döndükten sonra  Asya krizi bütün büyük şirketlerin çökmesine ve Malezya'nın altından kalkamayacağı bir borç batağına saplanmasına sebep olur. Cumhurbaşkanı Mahhattir Muhammed, bu olanlardan dış güçleri, finans kuruluşlarını ve veliahtı ilan ettiği Enver'i suçlamaktadır.

Olaylar akıldışı şekilde gelişir. Carter gibi ona bir ahlaki skandal düzenleyerek görevinden uzaklaştırmak ister ama Enver dürüsttür ve halk ona inanmaktadır. İki yıl uğraşarak ilmek ilmek bir skandal tertipler. Malay halkının en hassas olduğu konu 'eşcinsellik’tir. Enver'in manevi kardeşi arkadaşlarından biri, Enver'in şoförunun de içinde olduğu bir komploya dahil olmadıkları için tutuklanır.

Halk sokaklara dökülür. İngiliz oyunları sırasında Mahattir yuhalanır. O sırada Enver de büyük katılımlı bir miting yapmaktadır. Gece kapıları kıran polisler tarafından Enver de tutuklanır ve bir kaç yılını geçireceği hapishaneye götürülür. Ziyaüddin ve ekibinin burada artık işi kalmamıştır. Birer birer ülkeyi terk ederler ama, öncesinde tutuklular ve aileleriyle aylarca ilgilenirler.

Gittikleri yerlerde Londra'da vs. Enver için büyük katılımlı eylemler organize ederler. Serdar; Endülüslü İbni Hazm'ın bir sözünü hatırlar:

'Ne kadar açık fikirli ve zeki olursanız olun.  Otoriterlik daima çevrenizden dolaşacak bir yol bulur'

.........

Bir Kaçış Macerası.. İbanlar..

Bu süreçte, Malezya'nın otantik çizgileri flulaşıyordu. Malezya da 'en büyük hastalığı'na yakalanmıştı. Çağdaş medeniyetin en belirgin farikasının bu olduğuna inanıyorlardı. Enver, her ne kadar yolsuzluklardan sorumlu kişi olarak başkan ve çevresini uyarıyorsa da O’na kulak verecek hiç kimse yoktu. Lüks ve şımarıklık, batı taklidi gökdelenler almış başını gitmişti. Dünyanın en büyük havaalanıyla! piramit şeklinde en büyük avemeyi yapmakla övünüyorlardı.

Halk şikayetlerini doğrudan ifade eden bir kültüre sahip olmadığı için hava kirliliği ve hızlı kentleşme karşısında tavrını şöyle ifade ediyordu: 'Eşya büzüşüyor çünkü yer gittikçe azalıyor.' Serdar, önceleri bunun maddi durumlarla ilgili olduğunu düşündü. Fakat sonra bu ifadeyle geleneksel dokunun  güncel hayatttan çekilmesini kastettiklerini farketti. Her Malay bir kampongta (köy) dogar ve hayat görüşü orada şekillenir. Halbuki küresel köy, köyleri zihin dünyasından ve hayattan uzaklaştırmış buna mukabil insanlar evlerinde de evsizleşmişlerdi.

Kuala Lumpur'u gri bir sisi ve siyasi atmosferinin kasvetle insanı boğduğu günlerden birinde, yazarımız biraz medeniyetten uzaklaşmak ister. Arkadaşına kaçabileceği bir yer olup olmadığını sorar ve  iki Malay dostuyla Sarawak yağmur ormanının derinliklerine doğru yola çıkar. Önce beş saatlik araba yolculuğundan sonra üç saatlik tekne macerası sonrası İbanların yüksek evlerinin olduğu yere ulaşır. Onları sıcak bir şekilde karşılayan kabilenin şefiyle sohbet ederler. 

Binada altmış aile oturmaktadır. İhtiyaçlarını işbölümüyle hallederler. Akşam

olunca hepsi şefin etrafına toplanır. Kızlar gidip şefin kulağına bir şeyler fısıldar, şef kabul etmez .Israr ederler. Sonunda ikna olur. Ortaya bir televizyonla video oynatıcı gelir ve genç bir adam bambu direğe bir poster asar. 'Terminatör 2 :Hesap Günü..'



Küreselleşmeden kaçabilirsin ama asla saklanamazsın. Bütün problem ve çileleriyle, tüm karmaşıklıkları ve bolluklarıyla her yerdedir.' s.359

Bu gelişmelerden hepsi ülkelerine ve evlerine dönerler. Ziyaüddin, pek çok ülkeyi kapsayan seyahatlerinin sonucunda; İslam’ın cennetinin bir varış yeri değil, bir seyahat tarzı olduğu, hayatı durduramadığımız gibi cenneti aramaktan da vazgeçemeyeceğimiz sonucuna varır.