kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

panait istrati

sünger avcısı

kader, bizim yüreğimizden başka birşey değildir. remzi k. s. 12

maceraperest, servet yapmak ister,ve yapabilir. serseri bunu ne ister ne de yapabilir.fırsat düşünce, (ancak) maceraperest , insanları istismar edecek, aldatacak ve kötülük yapacaktır. s.51

birer ceviz kemirerek ve türkler gibi durmadan cigara tüttürerek, odamıza kapanıp bu rengarenk cam parçalarına cazip şekiller verdik. s.54

tren, köstence istasyonunda durdu. öğle vaktiydi. adrien yüzü paltosunun içine gömülmüş, yürümeye başladı. fırtına vardı. yüzü kasırga halinde sürüklediği kalın kar tabakaları sokakları kudurmuşcasına süpürüyordu.

ötede beride başı sırığın şalına tamamen gömülmüş, sırtında kuşağa kadar inen perişan bir ceket, ayağında bacak bileklerinde sıkılan rahatsız bir şalvar, fakir türk veya başka bir balkanlı görülüyordu. s. 87

...- hayır anarşist değilim. sadece hürriyeti seven bir insanım. halbuki anarşistler hürriyeti sevmezler. yahut sevdiklerini sanırlar. anarşistler hür insanlar değildir, onlar anarşisttir yani intizamsız insanlar. halbuki bu dünyada her şeyde bir nizam vardır, hatta hürriyet aşkında bile. ben hür olmayı severim ama kimseyi benim gibi hareket etmeye zorlamam. insanların çoğu köle olmak için doğmuşlardır. hür bir ruha sahip olmak kolay değildir. yarın da hatta on asır sonra da kolay olmayacak. köle olmak demek iş zincirini kemerine bağlı taşımak değildir. hür adam olmak da kendi hesabına çalışmak veya hiç çalışmamak manasına gelmez. köle hayvandır; daha dünya kurulalıdan beri emir altına girmesi mukadder, aşağılık bir malzemedir, her şeyden önce aşağılığa boyun eğen meziyetsiz bir malzeme. hür adama nisbetle köle, mümbit toprağa nisbetle kumluk yer gibidir. o cansızdır, ancak başkalarının iradesiyle harekete gelir, tıpkı rüzgarların keyfine tabi olan kumlar gibi. o zaman hareketleri körü körünedir ve felaketli bir hal alabilir. her şeyi kaplayıp ezer. bir imparatora ve krala yahut bir demokrata veya demagoga basamaklık eden kölelik budur. ister kenar mahalleler halkı olsun, ister parlamentoda toplanan daha mahdut  insanlar olsun, daima kuvvetli bir elin hükmü altındadırlar. bu türlü insanlar ancak iki türlü yaşayış şekli tanırlar.  hükmetmek veya hükmedilmek...

... gerçek hürriyet ahenk demektir. dövüşsüz, sövüşsüz bir gelişme. orada yüce yasa devam eder. yeryüzünde onu, kemaline, aşka yakın bir derecede ancak insanlardan daha az çapraşık olan mahluklarda bulacaksın. s.90    

-... dostluk için yaratılmış bir adam camekana kapatılmış bir çiçek gibi ömür sürer.

-   demek dostluğun mevcudiyetine inanmıyorsun?

öyle birşey söylemedim; dostluğa seyrek raslanır, fakat onu inkar etmek güneşi balçıkla sıvamaya kalkmak  olur. bununla beraber biz dünyaya ciğerlerimizle geldiğimiz gibi belkemiğimize yapışık bir dostla birlikte gelmeyiz. dostluğa köle olan ancak bu efendinin ciğeriyle nefes alır. sen de bana bu kölelerden biri gibi görünüyorsun. ben de öyleydim, bugün de bir hasrete bağlı olarak öyleyim zira efendimiz er geç bizi terkeder. 

her insan yüreğinin tabi olduğu değişimler neticesinde bizden ayrılır, çok kere de yürekten daha kuvvetli hadiseler, bazı da kendi hatalarımız buna sebep olur. içli insanların sevgisi ölçü bilmez ama sıkarken boğabilir. s. 96

fakat bir insanı böyle bir iptilayla seven insan, güzel olan herşeyi aynı kuvvetle sever ve onun sevgisine malzeme olabilecek daha az dönek şeyler vardır. bir sanata sahip olan, kendini sanata verir ve ızdırabı onu dış dünyaya karşı tamamen kayıtsız bırakacak derecede kuvvetliyse şaheserler yaratır. benim gibi tabiatın yaratıcı bir istidat sahibi kılmadığı kimseler de sevginin kaynakları henüz tükenmiş değilse, kayıtsızlıkları ile ebedi olan sayısız yeryüzü güzelliklerinin hayranlığına bütün kalbiyle atılabilir. fakat sevgi kaynakları tükenince, insan insana karşı en çekilmez mahluk olur ve hayatı bir taştan daha faydasız hale gelir. ama sevme gücü yerinde duruyorsa kainatı kucaklayabilir. iç tereddütlerimizin zincirleri kırılıp düştüğü zaman sevgi kalıyorsa hayatımız bir yıldızınki kadar hür olur. 

fakat çetin şeydir bu! ne de olsa çetin şeydir! biz bu türlü hürriyetten faydalanmak için yaratılmamışız çünkü yıldızlardan daha çapraşık bir yaradılışımız var. biz acı duyarız onlarsa duymaz. hem sadece acı olsaydı! ademoğlu ve hatta hayvan içtimai bir varlıktır. o yüzden cemiyeti elinden almak kadar acı şey olamaz, hele ona çok derin köklerle bağlıysa. s. 97

zaten ulvi ve yüce dediğimiz şeyin ancak düşüncede arzuda olduğunu biliyorum ve bütün idealistler yaşları ilerleyince aynı şeyi öğrenirler. s. 100

en büyük matemler insanın koluna kara bir bez geçirmeleri olmadığı gibi, en öldürücü acılar da ilk anda duyulanlar değildir. sükunet içinde yine ızdırap çekeceksin fakat bu ızdırabın gizlenmesi gerekenlerden olduğunu bileceksin çünkü insanlar ancak kendilerinin de anlayalıyabilecekleri felaketlere karşı alaka gösterir ve yardım ederler. 

efendi bir tüccara bir dostunu kaybettiğinden söz edersen, sana bir dostuna yüz frank ödünç verip de geri alamayışından beri dostluğa inanmadığı cevabını verebilir ve dünya tüccarlarla doludur. s.  102

herşeyin olduğu gibi dostluğun da aşağı takımı vardır. istasyonlardaki öpüşmelerin, muhabbetli el sıkışların ve sevimli gülümsemelerin, yalancı elmaslar gibi herkesin harcı olan ucuz gösterişlerin dostluğu. nice nice defalar okunmuş suyu Malaga şarabı ve herkesin dostunu hakiki bir dost sanacaksın! 

kalbinin yaratıldığı günden beri tohumunu gizlediği dostluk, kaybolan dosta garaz bağlayanlardan değildir çünkü o ruh cömertliğinin özüdür. tıplı oğlu tarafından dövülüp sokağa atıldıktan sonra da onu sevmeye devam eden anaların sevgisi gibi. s. 102

 aşkın beslediği büyü içimizdedir... dışımızda ise sonsuz duygusuzluk! s. 103           

 iş bulma kurumu

adrian bir insanın, yaratıcı bir sanatçı olmadan da , sırf düşünen bir insan, herhangi bir sanatın liyakatli  müstehliki sıfatıyla da bariz bir şahsiyeti olabileceği kanaatindeydi. yaratıcı sanatçıya fareye bakan kedi gibi bakmaktan alıkoyan bir başka sebep daha vardı: o yaratıcının medenileştirici bir rolü olduğuna inanır, bunun için de onda bir ruh asaleti bulunmasını şart sayardı, ama bilirdi ki, böyle bir imtihandan yüzakıya çıkacak pek az 'büyük sanatçı' vardı. sanatçı, hele büyük yazar, zihnindeki büyük adam tasavvuruna uyduğu zaman ne kadar sevinç duyarsa, acı inkisarlarla karşılaştığı zaman da o kadar üzülürdü.

... - bana öyle geliyor ki büyük sanatçı, bir peygamber, zulme karşı ayaklanan bir asi olmalıdır. doğrunun, iyinin hizmetinde olmayan güzel; ölü bir yıldızı aydınlatan güneşe benzer. s. 44-45

'tanrı adaletine sıra gelinceye kadar evliyalar sizi boğar' der bir atasözü.  s. 77

                             

Tanrının Oku


Tanrının Oku, üç kitaptan oluşan üçlemenin üçüncüsü. İngiliz sömürgesi olan Afrika'nın bir bölgesinde gelenekle realite arasında kalan ve halkını olacaklara karşı koruyamayan, yalnız kalan bir rahibin hazin öyküsünü anlatıyor. Özeleştiri de içeren, umudun ve mücadelenin yolllarını da gösteren bir Afrika romanı.

Bütün olay örgüsü içinde rahibin rüyaları ve olayların gelişmesine yansımalarını ele almak istiyorum  derin anlamlar içeren berrak , uyarıcı rüyalar bunlar... 

Ezeulu'nun iki rüyası

Umuaro kabilesinin lideri olan Ezeulu, bölge sorumlusu Winterbottom'un emri ile Umuaro ile birlik olan altı kabilenin danışmanı olarak resmi bir göreve atanmak için Okperi'ye çağrılmıştı. Çavuş bu görev için yanına öbür kabilelerden  bir yerliyi alarak köye geldi. Neden çağrıldığı açıkça söylenmediği için Ezeulu, şefin ayağına gitmeyi reddetti. Bunun üzerine eli boş dönen yetkililer aldıkları emirle gelip onu tutuklamak emrini aldı. Bu arada Ezeulu da oğluyla yola çıkmıştı. Köye gelen görevliler, o ikisiyle yolda karşılaştıkları halde daha önce görmedikleri için tanıyamadılar. Köylü tanımazmış gibi davransa da tehdit edilince şefin evini gösterdiler ve böylece görevliler onun gittiğini öğrendiler. 

Ezeulu, ilk gece rüyasında büyükbabasını gördü. Büyükbaba da kabilelerin ortak şefi seçilmiş bir kişiydi. Diğer kabileler zengin olduğu için ortak büyük tanrılarının temsilcisi olarak bu ailenin üyelerinden birini bu göreve seçmişlerdi. Çözülmesi gereken ortak bir mesele için, şeflerine karşı geliyor ve onun öğütlerini dinlemiyorlardı. Başka bir kabileden örnek vererek 'eğer tanrıları onlardan yana olmayacaksa onu azledeceklerini, ay dönümünü artık kendileri de gözleyebileceklerini söylüyorlardı. Bunun üzerine büyükbaba dönüşüp Ezeulu haline geliyor ve tebası onu tartaklıyordu. 

Gerçekten de Ezeulu, kabilesine laf dinletememiş ve ortak oldukları Okperili kabileyle savaşa tutuşmuşlar, akabinde sömürge güçleri müdahale ederek silahlarını toplamış ve kırmıştı. Bu olaylar Ezeulu'yu derinden yaralamış ve kabilesindeki bazı hırslı kişlerin saldırılarından çok, yaşlı üyelerin kendini yalnız bırakması şeklinde yormuştu. 

Sömürgeci İngiliz güçlerinin gelişi yeni bir hadise olduğu için onlarla nasıl bir mücadele yöntemi geliştirecekleri konusunda kararsızdı. Kendi aralarındaki sorunlar ve fikir ayrılıkları da ortak bir tavır almasını zorlaştırıyordu. Yanlış anlamadan kaynaklanan tutuklama hadisesi, basiretsiz davranan halkının cezalandırılması için ona bir manevra imkanı sağlamıştı. Ulu'nun temsilcisi olarak kendi yokluğunda tanrısının ihtarlarını dinlemeyen halkını cezalandırmasını umuyordu. Kendisi altı köy adına dini bayramların başlamasını ilan etme yetkisine sahipti. Şimdi ise tutuklu olduğu için bu görevlerini yapamayacaktı. Kendisiyle görüşmek isteyen şef aniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığı için ne zaman buradan çıkacağını da tahmin edemiyordu. 

Şeflerinin beyaz adam tarafından tutuklanması, Umuaro halkını korkutmuş fakat nasıl bir yol izleyeceklerini tayin edememişlerdi. İki ay sonra bırakılan Ezeulu, köyüne dönünce hepsi rahat bir nefes aldı. Aradan bir kaç gün geçince yaşlılar heyeti, Yeni Yam Bayramı'nın başlaması için elçilerini göndermesi gerektiğini hatırlatmak için konuşmaya geldiler. İçlerinden en saygın olan üye konuşmasını yaptı. Ezeuluİ iki aydır burada olmadığı için böyle bir ilanı gerçekleştiremeyeceğini, daha üç yamın elinde olduğunu söyledi. Heyet de bayramı ilan etmesi gerektiğini, daha önce de bazı konularda böyle istisnai kararlar alındığını, eğer bir sorumluluk gerekirse bunu kendisinin değil onların sorumluluğunda olacağını, başlarına bir musibet gelirse kendilerinden bileceklerini söylediler. Buna rağmen başrahip önerilerini kabul etmedi. Hasat mevsimi gecikeceği için kendi ailesinin de mağdur olacağını bilerek yetkilerini bu yönde kullandığını ifade etti. Herkesin morali bozulmuştu çünkü iki ay içinde ürünleri bozulacak ve açlık tehlikesi baş gösterecekti. 

Bunu duyan kilise, bu krizden faydalanma yoluna gitti. Ezeulu son kabile savaşından sonra oğullarından birini kendi adına beyaz adamı anlaması ve izlemesi için kilise okuluna vermişti. Fakat oğlu bu gelişmeden onu haberdar etmeye gerek görmedi. Bu arada halk da kışlık erzaklarını kurtarmak için kiliseye giderek takdis ettirmeye -mecburen- razı oldu. Bu gelişme (ne yazık ki) Ezeulu'nun elini kolunu bağlamış oldu. Takdiri kabile tanrısı Ulu'ya bıraktı. İşte bayramın ay sonunda gerçekleştirileceğini elçileri vasıtasıyla ilan ettiği tam bu günlerde ikinci rüyasını gördü. Bu rüyalar sırada rüyalar değil, Ulu'yla iletişime geçtiği özel rüyalardandı.

Ezeulu obisinde oturmaktadır. Evin arkasından sesler gelir, birileri şarkı söyleyerek geçmektedir. Dışarı çıkıp onlara meydan okuması gerektiğini düşünür. Denilir ki; 'Bir kimse evinin arkasında yürüyenlerle güreşmediği sürece, o yol asla kapanmaz.' Ama cesaretini toplayıp yerinden kalkamaz. Davullar, flüt ve insan sesleri yükselmiştir. Cenaze alayı geçmektedir. Ezeulu, onlara meydan okumak için ailesine seslenir fakat cevap alamaz. Kalkıp odalarına gider lakin kimseyi bulamaz. Eşleri ve çocukları yokolmuş, ateşleri sönmüş ve evleri yıkılmıştır. Cenaze alayı uzaklaşmıştır fakat güçlü bir ses duyar. Okunan şarkının son sözleri şöyledir: 'Bakın yolda bir hristiyan var!' Şarkıcının kahkahasıyla uyanır. 

O gece oğlu Obika, komşularının cenazesi için koşacaktı. Köyün en iyi koşucusu oydu. Ateşi vardı fakat komşunun oğlunun ricasını kıramadı. Koşu esnasında kalp krizi geçirerek öldü. Üstelik karısı da hamileydi. Ezeulu, bu felaketi kaldıramadı. İnançlarına göre bir erkek acısını belli etmemeliydi. Atasözü der ki: 'Bir erkek cenaze koçu gibidir, Gelen her darbeye ağzını dahi açmadan katlanmak zorundadır, Nasıl acı çektiğini yalnızca vücudunun sessizce sarsılışı anlatmalıdır.' Normal şartlarda Ezeulu, acısıyla başa çıkabilirdi. Velakin Ulu'nun kendisini cezalandırdığına inanıyordu. O'nu düşmanına karşı niye yalnız bırakmıştı. Kalbi kırılmış ve kendisini anlamayan halkı yüzünden yalnızlığa itilmişti. İşte bu durum onu mağlup etmişti. Bundan sonra olanları anlayamayacak bir deliliğe tutulmuştu. Ona kızgın olan halkı da çareyi düşmanının kilisesine sığınmakta bulmuş ve yamlarını oğullarıyla kilise bahçesine göndermişler, bundan sonra kilise tanrısının korumasını talep ederek yamlarını o oğulları adına toplamışlardı. 

İronik olarak Ulu, kendi rahibini yok etmekle kendisini de yokluğa mahkum etmiş oldu.

Bazı kabile özdeyişleri;

'Güneş ışığının karanlığı kovalaması gibi, beyaz adam da tüm geleneklerimizi yok edecek.'

'Önce yaban kedisini kovalayalım, tavuğu sonra suçlarız.'

Yam: Kabilelerin, hasada başlamadan önce, ektikleri üründen bir parçayı şefe getirmeleri.

şaşırtıcı rastlaşmalar...

İnsan okurken en alakasız kitaplarda, ilginç bilgilere raslayabiliyor. Bugün 'Güneyli bayan'ın özel defteri' adlı kitapta, Malcolm X'in de konutuğu Washington yürüyüşüne katıldığını, bu konuda bir yazı yazmak için Malcolm'un arkadaşlarından birinin yardımıyla birkaç kişi ayarladığını okudum. 
Malcolm'un konuşmasını, o dönem yaygın olan zenci papazlara benzettiği için dinlemekten sıkılarak yenek aramaya gittiğini sölüyor. Kendisi yarı Yahudi bir Alman olarak Amerika'ya yerleşen bir aileye mensup sosyalist bir kişi. Gazetecilik, hikaye ve senaryo yazarlığı yapmış. Hatta 2. DÜNYA SAVAŞINDA, Ruslar kazanmadan önce oradaki hatlara gidip ziyaretler yapmış davet üzerine.
İSPANYOL İÇSAVAŞINDA oraya da gider. şöförüyle Madrid'e giderken bir dağ köyüne uğrarlar. söföre savaş sebebiyle insanların aç olduklarını söyler o da: Hiçbir şeyleri yoksa söylerler, varsa verirler, der. 
Köye çıkarken Luis: Nerede bu kadar yüksekte bir kilise varsa, orada o kadar çok fakir vardır. Bize bir şeyler verirler, der. Gerçekten de onlara ikram yaparlar, o da ev sahibesinin hoşuna giden ayakkabısını orada bırakır göstermeden. Çok tanıdık bir olay bu. Devletlerden öte bir ortak refleks var. Tabi kapitalizmin modernizmin(!) baskınlığı arttıkça bu güzel hasletler de arkaikleşiyor üzücü.

Tek ayakkabılar ülkesi...




(Prens/ Federico Andahazi )

 

  (Onu ötekilerden korumalıydık, ama her şeyden önce kendimizden korumalıydık; ihanet geçerli akçe olmuştu. İhanetle ödeme yapma, intikamla maaş alma alışkanlığı edinmiştik. Köpek dişlerinin iyi bir fiyatı olduğunu biliyorduk.)

 

Nedense Andahazi’nin bu kitabı Türkiye’de pek gündem olmadı. İş bankasından 2005’te basılmış. Oysa İstanbul’a da özel bir bölüm ayırıyor.

Roman, birbirini tamamlayan üç bölümden oluşuyor. 

Birinci kitap,  Göğe yükseliş’te  Gökyüzü krallığı ve Sonsuz uyku başlığında iki bölümden meydana geliyor.

İkinci Kitap, Doğduğu günden göğe yükselişine dek Prens’in hayatının kronolojisi adı altında; Düşmüş Melek ve Taç giyme bölümlerinden müteşekkil.

Üçüncü Kitap ise, Arjantin’in sonu geldi, Gölgelerin krallığı ve Karanlığın krallığı’ndan ibaret.

Genel olarak değerlendirmek gerekirse; kitap Arjantin özelinde Latin Amerika halklarının folkloruna, mitlerine göndermeler yaparken aynı zamanda post modern zamanların göstergelerini de çok etkin olarak kullanıyor. 

(Bu kitabı ben de kaçırdım. Geçen kış okuma fırsatı buldum. O günlerde biz, postmodern devrimler yoluyla geçmişe dönmeye çalışıyor ve hayal aleminde yaşıyorduk.)

 Yazar, asıl mesleği olan psikanalizmin nimetlerini, ‘Prens’e  güzelce yedirmeyi bilmiş. ‘işte o zaman çevresinde sıkış tıkış birikenlerin gözlerinde, umutsuzluk içinde görme hasreti çektiğini görmek için, saf bir pırıltı olduğunu sezdi.’      

Tüm zamanlarda ve hassaten modern zamanlarda iktidarın yaslandığı illüzyon ögeleri olarak; göğe yükselme gösterisi ve akabinde kabinenin metruk  Palatino Sono Film stüdyolarında süren bekleyişleri vurucu bir anlatım olmuş.

Anladığım kadarıyla, Hristiyanlıktaki babasız İsa ve Meryem ana motifi, 12 havari ve aziz günlerinin sıra dışı anlamları (ayın 4’ü, Çarşamba, komisyoncuların ve spekülatürlerin azizi, Aziz Eusebio) göğe yükselme ile beraber 6666 ayete, minarelere, ezana, İstanbul’a, Ayasofya ve Sultanahmet’e de göndermelerle birlikte Makyavel’in prensine de işaretler içeriyor. Hatta  Makyavel’in Latin Amerika versiyonunun hikayeleşmiş bir modern versiyonu denebilir. ‘Farklı dinler onun ruhunda zıt yerler işgal etmiyordu; tam tersine, onları hepsinin toplamından çıkan tek bir şifre gibi algılıyordu.( s.124)

Göğe yükselişle hipnotize olmuş toplumun, yalnız ve tek tek bireylerden, günahkar bireylerden müteşekkil olmakla birbirine yaslanmış kaderci insanlarının, soyu Doğu'ya dayanan başkanlarını (Wari’nin oğlu), kurtarıcılarını beklemesi süreci ve psikolojileri ince ince tahlil edilmiş. ‘Kendi tarihimizi, ötekinin talihsizliğinin kerpiciyle inşa etmeyi öğrenmiştik. Ölü olanlarınmız alt çenelerimiz çarpa çarpa, başlarını koltuklarının altında taşıyan boğazlanmışların sarsak adımlarına gülüyorduk, kalçası çıkık olanlarımız felçliler karşısında tek ayakla dans ederek hünerlerimizi gözler önüne seriyor, miyop olanlarımız şaşıların karşısında övünüyor, şaşı olanlarımız ise körlerin gözlerinin boş gözevlerine gerçek (hakikat) asamızı batırıyorduk.’ s.123 

'Halkın mali durumu şimdi işten çıkarılan çalışanların ailelerine barınak olan Ulusal Hazinenin açık kapılarının acıklı görüntüsüyle özetlenebilirdi.' s.139

Sonuçta Kurtarıcı görünmez akıl hocası eşliğinde (Batı) bombalarıyla geri dönüyor. Önce makinalılarla üst üste yığılan insanların son gördükleri de Hiroşima ve Nagazaki’deki gibi bir şekil oluyordu.

Wari’nin oğlu, ilkin arkasında bir sürüngen ordusuyla dağdan köye inmiştir. Yolda önce lamasını otlatan çobanla karşılaşır. Hayvanların sütü, eti ve derisi karşılığı kendilerine köle ettiği insanı görünce bu insanları etkilemenin ne kadar kolay olduğunu düşünür.

O'nun en sevdiği şey parmağını ıslatıp para saymaktır. Gözden düştüğünü görünce, sırayla evlatlık aldığı çocuklarını öldürtür. Halka şirin ve güvenilir görünmek için bir hayat kadınını ilk topladığı parayla satın alıp öksüz çocukları toplamıştır. Halka açık cenaze törenlerinde halkın merhamet duygularıyla oynayarak iktidarını sürdüre gelmiştir. En son kendi oğlunu da komik bir şekilde (boğazına tavuk kemiği kaçarak) öldürtünce karısı konuşmayı kesmiştir. Ta ki, göğe yükselme gününe kadar. Aralarının iyi olmadığı boşanacakları haberleri muhalefet tarafından çıkarılınca, halk galeyana gelir. Bağlayıcılığı olmayan bir referandum bile isterler. 

Siyasi cinayet konusunda çok mahirdir. Kendisine bir tehlikeden bahsedilince İçişleri bakanının cevabı her zaman 'Bir şeyler düşünürüz' olur. Resmi işlerle ilgili araştırma yapan gazeteci, imzası olan gazeteler ağzına tıkıştırılarak gazetenin bayrak direğine asılı olarak bulunur. Olayı inceleyen mahkeme üyeleri, delillerle beraber mahkeme ateşe verilerek yakılır. Ayrıca bu gibi karanlık cinayetler, daima muhalefetin üzerine atılır.

Tek ayakkabı, tek küpe gibi yılanın ağzından çıkardığı hediyelerle efsunladığı halkı, yıllar yılı ikinci teklere sahip olmak için umutla beklettikten ve beklentiyi gün be gün yükselttikten sonra üzerlerine ölüm yağdırarak finali yapar.

Kendi dillerini konuşan ve kaderini benimsedikleri başkanları bilinmeyen bir ülkede kazancını biriktirirken, onlar her gün biraz da uçuk vaatlere aldanıp birbirlerini kırarken O’nun iktidarını korumak için gerekirse öz evlatlarını bile yok edecek kadar aşağılık sürüngenler dünyasına mensup olduğunu göremediklerinden - görmek istemediklerinden köpekleşerek; ‘aynı biçimde utançtan süngüsü düşen biz köpekler de sonsuza dek uzaklaşmaya ve ilkel kurt koşullarımıza geri dönmeye karar verdik.’ (S. 170)


Kabinedekilerden bazılarının arşiv bilgileri şöyle;

Soyadı ve adı: Tamburini, Sabatino Sixto

Takma adı: Bayan kel

Özel işaretleri: Cepheden de profilden de tostoparlak: ters ışıkta fark ayırt edilemez.

Mesleği: General Grondona’ın cunta yönetiminde eski maliye sekreteri, Amiral Zaranga y Hobbes’in idare ettiği askeri cunta genel müdürü, General Balın emrindeki askeri cunta hükümeti döneminde Maliye Bakanı. ‘Köpeklere ölüm, kuduza ölüm’ sloganıyla yoksulluğa karşı yürütülen resmi kampanyanın mucidi.

İş tecrübesi: ‘Köpeğe ölüm, kuduza ölüm’ sloganlı yoksulluğa karşı kampanya çerçevesinde, Paseo del Retiro’nun yanında bulunan Virgen Santa mahallesindeki kartondan küçük evlerin, içinde oturanlarla birlikte makinelerle birlikte süpürülerek, işbirlikçilerle birlikte sökülmesi operasyonunun fikir babası olmakla suçlandı.

Son görevi: Maliye bakanı.

İkametgah: Bilinmiyor. Son olarak Parlamento kubbesi üzerinden uçarken görüldü.

 

Soyadı ve adı: Santa Marina Gregorio Felix

Takma adı: Çakır göz

Özel işaretler: Yok.

Meslekleri: Santa Marina Şirketi’nin başkanı. Avukat. Anayasa Hukuku profesörü. General Grondona’nın başını çektiği askeri ayaklanmanın, ‘Anayasayı korumak için anayasanın kaldırılması ya da Kral öldü, yaşasın Kral ya da 1 no’lu Tebliğ’ bildirisini basıma hazırlayan. Amiral Zaranfga y Hobbes hükümeti sırasında, geçici anayasa olarak hizmet görecek ’Hukukun gücü ve Gücün Hukuku ya da Hepsi duvara karşı’ manifestosunu basıma hazırlayan. General Balin idaresindeki askeri cuntanın ilan edeceği ’Ulusal Yeniden düzenlenmenin esasları ya da Hareket eden paradır’ deklerasyonunun yazarı.

İş tecrübesi: Hukuk dışı muameleler.

Son görevi: Adalet bakanı.

İkametgah: Bilinmiyor. Son olarak Parlamentonun kubbesi üzerinde uçarken görüldü.


Kitabı okurken ince imaların kılavuzluğunda hüzünlü ama aydınlanmacı bir okuma gerçekleştirmek mümkün.

yönetici kendi kendini zenginleştirmeye ehil olmayanın, vatandaşlarını zenginleştirmekte de başarısız olacağına inandırmak durumundadır halkı. (’ s. 138)